Yaklaşık iki yıldır bu köşede yazıyorum. Hiçbir konu, geçen hafta yayımladığım "Vahiy ve Dalga Boyu" başlıklı yazım kadar tepki çekmedi. Okurlarım ikiye bölündü: Kimi "nihayet biri bunu söyledi" dedi, kimi "dini bilime uydurmaya çalışıyorsunuz" diye sitem etti. Oysa mesele ne dini bilime uydurmak ne de bilimi dine. Mesele, 21. yüzyılda yaşayan aklın, 1400 yıllık bir metni nasıl anlamlandıracağı.
Gelin bugün bu meseleyi, yani Cebrâil'in mahiyetini, en temel üç soru etrafında konuşalım.
Bir: Cebrâil Meleklerden Değil midir?
Bakara Suresi 98. ayete bakın. Allah orada şöyle buyuruyor: "Kim Allah'a, meleklerine, resullerine, Cebrâil'e ve Mikâil'e düşman olursa, bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır."
Dikkat edin: Melekler ayrı sayılıyor, Cebrâil ayrı. Arapça'da buna atfu'l-hâs ale'l-âm denir; yani genelden sonra özeli vurgulamak. Geleneksel yorumcular burada haklı: Bu tek başına Cebrâil'in melek olmadığını kanıtlamaz. Tıpkı "bütün öğretmenler ve müdür toplantıya katıldı" dediğinizde müdürün öğretmen olmadığı sonucunun çıkmayacağı gibi.
Ama mesele burada bitmiyor. Asıl soru şu: Cebrâil nasıl bir varlık? İşte burada ayet bize başka bir pencere açıyor.
İki: Vahiy Nasıl İndi?
Bakara 97'yi okuyun: "De ki: Kim Cebrâil'e düşman ise, bilsin ki o, Allah'ın izniyle, kendinden öncekileri doğrulayan, müminlere hidayet ve müjde olarak onu senin kalbine indirmiştir."
Ayet "senin kalbine" diyor. Kulağına değil, gözünün önüne değil, doğrudan kalbine. Bu nasıl bir indirme biçimidir?
Şimdi etrafınıza bakın. Şu anda cebinizdeki telefon, görünmez dalgalarla veri alıp veriyor. Odanızın içinde onlarca radyo frekansı dolaşıyor ama siz duymuyorsunuz. 7. yüzyılda yaşayan bir insanın bunu anlaması mümkün müydü? Değildi. O dönemin insanı için "gökten inen elçi" metaforu en anlaşılır anlatımdı. Bugün ise aynı hakikati "frekans", "dalga", "veri akışı" kavramlarıyla düşünebiliriz.
Peygamber'in vahiy anında yaşadıklarına bakın: Aşırı terleme, titreme, ağırlık çökmesi. Müzzemmil Suresi'nde Allah "Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz" buyuruyor. Bu, yüksek enerjili bir veri transferinin fiziksel bedendeki yansıması değil midir?
Üç: Görmediğimiz Bir Varlığa Nasıl Düşman Olabiliriz?
Bakara 97'deki ifade kıyamete kadar geçerli: "Kim Cebrâil'e düşman ise..." Bu düşmanlık çağlar boyu sürecek.
Kanatlı, nurani bir varlığa modern insan neden düşman olsun? Böyle bir varlığa inanmadığını söyler, geçer. Oysa Cebrâil'i ilahi bilgi aktarım kanalı olarak anladığınızda tablo değişir. Bugünün seküler zihni, evrende aşkın bir bilginin varlığını reddediyor. Vahyi devre dışı bırakmaya çalışıyor. İşte "Cebrâil düşmanlığı" tam olarak budur.
Geçenlerde bir okurum yazdı: "Hocam, Cebrâil'e frekans derseniz onu mekanikleştirmez misiniz?" Güzel soru. Cevabım şu: Hayır. Çünkü bu frekans, bildiğimiz radyo dalgaları gibi kör ve mekanik değil. O, Allah'ın iradesini taşıyan, şifreli, korunaklı ve bilinçli bir ilahi enerji alanı. Kur'an ona "Rûhu'l-Emin" yani Güvenilir Ruh diyor. Tekvir Suresi'nde "şerefli bir elçinin sözüdür" deniyor. Bu sıfatlar ancak bilinç ve irade sahibi bir varlığa yakışır.
Peki Sonuç Nedir?
Din dilinin çağın kavramlarıyla yeniden ifade edilmesi, inancı zayıflatmaz; aksine güçlendirir.
Atalarımız Cebrâil'i kendi kültürel kodlarıyla, kanatlı bir elçi olarak anladılar. Bunda bir sakınca yoktu; onların akıl kapasitesi ve çağın bilgi düzeyi buydu. Kur'an onlardan bunun ötesini kavramalarını beklemiyordu. Ama bugün Wi-Fi, kuantum dolaşıklığı ve veri şifreleme çağında yaşıyoruz. Evrenin görünmez enerji alanlarından oluştuğunu biliyoruz.
Şimdi elinizi kalbinize koyun ve şu soruyu düşünün: Sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı, mesajını kuluna ulaştırmak için gerçekten de kanatlı bir aracıya muhtaç mıdır? Yoksa O, zamandan ve mekandan münezzeh kelamını, seçtiği kulunun kalbine doğrudan, şifreli ve korunaklı bir ilahi frekansla mı indirir?
Ben ikincisine inanıyorum. Çünkü bu, hem aklıma hem kalbime aynı anda hitap ediyor.
"Onu senin kalbine indirmiştir." (Bakara, 97)








