Toplum olarak güzel hasletlerimiz olduğu kadar zamanla yıpranan bazı değerlerimiz de var. Bunlardan biri de, insanların ardından konuşma biçimimizdir.
Bizim örfümüzde; vefat edenin ardından hayırla yâd etmek, makamını kaybedeni ise düştüğü hâliyle incitmemek esastır. Elbette tarihî şahsiyetler ve devlet adamları eleştirilebilir. Ancak eleştiri ile hakaret, değerlendirme ile iftira arasındaki çizgiyi korumak da bir ahlak meselesidir.
Ne yazık ki son yıllarda farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Makamdayken en ağır övgüleri dizenlerin, aynı kişi görevden ayrıldığında ya da vefat ettiğinde en ağır ithamlarda bulunabildiğine şahit oluyoruz. O gün alkışlayanların bugün taş atması, kişilerin değil; ilkesizliğin sorgulanması gereken bir durumdur.
İnsanlar gelir geçer, makamlar değişir. Ancak bir husus üzerinde özellikle durmak istiyorum.
Gençlerimizi kendi tarihine, kendi medeniyetine, kendi devlet büyüklerine ve milletin ortak hafızasına düşman eden bir dil, topluma fayda sağlamaz. Tarih elbette sorgulanmalıdır; fakat hakikat duygusu kaybedilmeden, belgeyle, vicdanla ve adaletle...
Geçmişini sadece karalayarak gelecek inşa edilemez. Hatalar konuşulur, doğrular da teslim edilir. Çünkü adalet, sevmediğine haksızlık etmemeyi; sevdiğine ise gereğinden fazla paye vermemeyi gerektirir.
Kur'an-ı Kerim'de kul hakkının önemi defalarca hatırlatılır. İnsan, Allah'ın affına sığınabilir; ancak kul hakkı, ancak hakkın sahibi helal ettiğinde ortadan kalkar. Bu nedenle bir insan hakkında söylenen her sözün, yazılan her cümlenin ve ortaya atılan her iddianın vicdani bir sorumluluğu vardır.
İftira, dedikodu ve karalama; sadece hedef alınan kişiye değil, toplumun ortak vicdanına da zarar verir. Bugün alkış uğruna söylenen haksız bir söz, yarın sahibinin karşısına kul hakkı olarak çıkabilir.
Bu milletin ihtiyacı, öfkeyi büyüten değil; gönülleri birleştiren insanlardır. Bize yön verecek olanlar, ayrıştırmayı meslek edinenler değil; kapısını ve gönlünü herkese açabilen, adaleti ve merhameti önceleyen şahsiyetler olmalıdır.
Dileğim odur ki; çocuklarımıza kin değil vefa, iftira değil hakikat, öfke değil adalet miras bırakalım. Çünkü geriye kalan ne makamdır ne de alkış... Geriye kalan yalnızca güzel bir isim ve helalleşmiş gönüllerdir.







