Gazetecilik, gücün değil, haklının yanında durmaktır
Bazen bir kenara çekilip kendi kendime soruyorum: Neden gazeteciyim? Neden böyle düşünüyor, neden böyle bir yol seçiyorum? Cevaplar hemen gelmiyor. Ama zaman geçtikçe yaşadıklarım anlam kazanmaya başlıyor. Gazetecilik, benim için sadece haber yazmak ya da bir olay aktarmak değil. Aynı zamanda yaşadığım hayata ayna tutmak, nerede durduğumu ve neye inandığımı görmek. Bu meslek, çoğu zaman sessiz kalanların sesi olmak, haksızlığa uğrayanların sözcüsü olmak demek. Halkın haber alma hakkını savunmak, gerçeği ortaya çıkarmak demek. Ve bazen de en zor olanı seçmek: Gücün değil, hakkın yanında durmak.
Ben gazeteciliğe çocuk yaşta başladım sayılır. Babamın yanında, onun kaleminin gölgesinde büyüdüm. O da gazetecilikten sonra 1997 yılında memuriyet hayatına başladı. Karaman’da Memur-Sen’i 2001 yılında birkaç dava arkadaşıyla birlikte kurduğunda, yanındaydım. Lise yıllarımda boş zamanlarımda gönüllü olarak herangi bir ücret almadan sendika binasında gelen misafirlere çay dağıttım, sendikanın temizliğini getir götür işlerini yaptım. Çünkü orada bir gelir yoktu ama bir ideal vardı. Bir duruş vardı. Ve ben o duruşa tanık oldum: Mazlumun yanında olmak, doğrulardan vazgeçmemek.
Gazetecilik, benim için bir meslekten öte bir duruş. Ben bu mesleği seçmedim belki ama çocukluğumdan beri onun içinde yoğruldum. Babamdan öğrendiğim en temel şey şuydu: Gücün değil, haklının yanında dur.
İşte ben de bu yüzden yazıyorum. Bir haksızlık gördüğümde, o haksızlık bana yapılmış gibi hissediyorum. Sustum mu, sanki kendime ihanet etmiş gibi oluyorum.
Gazetecilik benim için sadece bir meslek olmadı hiçbir zaman. Çocukluktan beri içime yerleşen bir sorumluluk duygusu gibiydi. Yazdığım her yazıda, dile getirdiğim her meselede kendimden bir parça buldum. Bir vatandaşa yapılan haksızlığı kendime yapılmış gibi hissettim. Hak arayan birinin sesi olduğumda, onunla birlikte susmak değil, onunla birlikte konuşmak gerektiğine inandım.
Zordur haklının yanında durmak. Hele ki gazeteciyseniz ve eleştiriyorsanız... Kim ki yanlış bir iş yapmışsa, o kişi hakkında yazınca hemen etiketler hazırdır: “Şantajcı”, “niyeti bozuk”, “taraflı”. Ama aynı kişiler hakkında iyi bir şey yazdığınızda teşekkür gelir, takdir edilir. Oysa gazetecinin görevi övmek ya da yermek değil, gerçeği ortaya koymaktır.
Geçen günkü yazımda da yazmıştım; bazen kendimi Nasreddin Hoca gibi hissediyorum. Timur’un filleriyle başı dertte olan halkın sesi oluyorsun, ama bir bakmışsın ki ortada sadece sen kalmışsın. Çünkü haklıyı savunmak çoğu zaman yalnız kalmayı göze almak demektir. O yalnızlık, aslında hem mesleğin hem de insanın vicdan testidir.
Yıllar geçtikçe şunu öğrendim: Yazmadığım, sustuğum zamanlar da bir şeylere hizmet etmiyor. Çünkü insan bazen sadece yazarak değil, yazmamayı seçerek de suskunluk üretir. Ama ben susamıyorum. İçimde hep bir şeyler kıpır kıpır. Her gün sokakta karşılaştığım bir yüz, bir pencere kenarında dalıp gitmiş bir çift göz, bazen bir cümle… Hepsi birer yazıya dönüşüyor içimde. Bazen hüzünlü, bazen öfkeli ama hep samimi.
Gazeteciliği büyük hayallerle değil, büyük sorumlulukla yapıyorum. Hiç “iyi gazeteci olayım” diye bir hedef koymadım önüme. Ama hep ne anlattığıma ve nasıl anlattığıma dikkat ettim. Çünkü yazdığım her satırda önce kendime soruyorum: Bu doğru mu? Bu adil mi?
Biliyorum, bu yol kolay bir yol değil. Ama doğru bildiğini söylemek, çoğu zaman yalnız da kalsan değerli. Ve inanıyorum ki, kalpten çıkan her söz bir gün yerine ulaşır. Belki geç, belki zor ama mutlaka...







