Ortadoğu yine kaynıyor. Gün geçmiyor ki yeni bir haber, yeni bir saldırı, yeni bir tehdit gündeme düşmesin. ABD, İsrail ve İran arasında süren gerilim artık sadece sözde değil, sahada hissedilen bir çatışmaya dönüşmüş durumda. Herkes aynı soruyu soruyor: Bu ateş nereye kadar büyüyecek?
Bugün yaşananlar basit bir anlaşmazlık değil. Bu, güç gösterisinin en sert hâli. İsrail, güvenliğini sağlamak için adımlar attığını söylüyor. İran ise buna karşılık vererek geri adım atmayacağını açıkça ortaya koyuyor. ABD ise bir yandan müttefikini koruyor, diğer yandan bölgedeki dengeleri elinde tutmaya çalışıyor. Ama bu üçlü denklemde olan yine masum insanlara oluyor.
Bombalar sadece hedefleri vurmaz; umutları da yıkar. Bir şehirde sirenler çaldığında sadece askerler değil, çocuklar da korkar. Bir annenin duası, bir babanın çaresizliği, savaşın en acı yüzüdür. Televizyon ekranlarında gördüğümüz görüntüler aslında birer istatistik değil; her biri bir hayat, bir hikâye, bir dramdır.
Ekonomik boyutu da unutulmamalı. Petrol fiyatları yükseliyor, piyasalar dalgalanıyor. Bu savaş sadece cephede kalmıyor; mutfağa, pazara, sofraya kadar geliyor. Yani bu ateş, kilometrelerce uzakta olsa bile hepimizi etkiliyor.
En tehlikeli olan ise kontrolün kaybedilmesi. Bir yanlış hamle, bir anlık öfke, bölgesel bir çatışmayı küresel bir felakete dönüştürebilir. İşte bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyulan şey akıl, sabır ve diplomasi. Silahlar konuştuğunda insanlık susar; ama konuşmalar başladığında umut yeniden filizlenir.
Şunu açıkça görmek gerekiyor: Savaşın kazananı yoktur. Güçlü olan belki ayakta kalır ama geride kalan enkaz, aslında herkesin kaybıdır.
Dileğimiz belli: Bu ateş daha fazla büyümeden söndürülsün. Çünkü yanan sadece şehirler değil, insanlığın vicdanıdır.







