Bazı insanlar vardır, yaşarken sadece kendi hayatlarını sürdürmezler. Çevrelerindeki insanların hayatlarına da dokunurlar. Bir sözleri gönülde yıllarca kalır, bir nasihatleri insanın yolunu değiştirir, bir tebessümleri unutulmaz.
Onlar bu dünyadan ayrıldıklarında geride sadece bir isim bırakmazlar. Gönüllerde iz bırakırlar.
İşte Niğde’nin yetiştirdiği değerli insanlardan Zeki Arısoy, halk arasında bilinen adıyla Zeki Hoca, böyle bir ömrün sahibiydi.
13 Temmuz 1934’te Niğde’nin Sofular köyünde dünyaya geldi. Babası Hasan Hüseyin Hoca, annesi Nazmiye Hanım’dı. Daha çocukluk yıllarında dinî değerlere, Kur’an’a ve ilme yöneldi. Babasından aldığı manevî terbiyeyi yalnızca bir bilgi olarak değil, bir hayat biçimi olarak benimsedi.
Belki de onu Zeki Hoca yapan en önemli özelliklerden biri, öğrenme aşkını hiçbir zaman kaybetmemesiydi.
İlim arayışı onu İstanbul’a kadar götürdü. 1959 yılında Yeni Camii çevresinde dönemin tanınmış âlimlerinden Celal Orhan Hoca’nın derslerine devam etti. Mecidiyeköy Kur’an Kursunda beş yıl medrese eğitimi aldı. Arif Pamuk, İsmail Kırımlı ve Bekir Erdoğan gibi isimlerle aynı ilim çevresinde bulundu.
Yaş ilerlemişti ama onun için öğrenmenin yaşı yoktu.
1961 yılında Ali Sami Yen İlkokulunun dışarıdan bitirme sınavına girerek diplomasını aldı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bu ayrıntı, aslında Zeki Hoca’nın karakterini anlatan önemli bir işarettir. Çünkü o, “Artık bu yaştan sonra olmaz” demeyenlerdendi. Öğrenmeye devam etti. Bildiklerini artırdı, öğrendiklerini de insanlarla paylaşmayı kendisine görev bildi.
Onun hayatında ilim, yalnızca kitap sayfalarında kalmadı.
İlim, onun dilinde nasihate; nasihati ise insanlara hizmete dönüştü.
Foça’da vaizlik yaptı. İnsanlara konuşurken onları kırmamaya, korkutmadan doğruyu göstermeye çalıştı. Güzel sözün, insan gönlüne ulaşması gerektiğine inanıyordu. Hitabetindeki kuvvet sebebiyle kendisine “Sultanü’l-Vâizîn” denildi.
Fakat Zeki Hoca’yı anlatırken asıl söylenmesi gereken, ne kadar güzel konuştuğu değil; söylediklerini nasıl yaşadığıdır.
1966 yılında Niğde merkeze bağlı Ovacık köyünde imam olarak göreve başladı. 1973 yılına kadar burada görev yaptı.
Ovacık’ta sadece imamlık yapmadı.
Köylünün derdiyle ilgilendi, sevincine ortak oldu, insanları birbirine yaklaştırmaya çalıştı. 1966 yılında yapılan 37 metre yüksekliğindeki cami minaresinin yapımında ve caminin tadilatında büyük gayret gösterdi.
Bugün Ovacık’ta o minareye bakıldığında belki taş ve harç görülür.
Ama biraz daha dikkatli bakılırsa, orada bir insanın hizmet aşkı da görülür.
Çünkü bazı yapılar sadece taşlardan meydana gelmez. Onların içinde insanların emeği, duası ve niyeti vardır.
Zeki Hoca’nın hayatındaki önemli duraklardan biri de Bor oldu.
Bor’daki Hacı Veli Eski Mezar Camii’nde 18 yıl 6 ay hizmet verdi. Bor merkez Paşa Camisi’nde sık sık cuma ve ramazan vaazları verdi. Kürsüye çıktığında insanlar onu dikkatle dinledi.
Çünkü onun sözlerinde kuru bir anlatım yoktu.
Yerine göre bir ayetle düşündürür, bir hadisle yol gösterir, bazen yaşanmış bir hatırayla insanlara ders verir, bazen de tek bir cümleyle gönüllere dokunurdu.
1980 sonrasında üç ay süreyle Bor Müftülüğüne vekâlet ederek idarî sorumluluk da üstlendi.
1990 yılında emekliye ayrıldı.
Fakat Zeki Hoca için emeklilik, insanlara hizmetin sona ermesi anlamına gelmedi.
Sadece kürsüsü değişti.
Camideki kürsünün yerini ev sohbetleri aldı.
Kapısını çalanı geri çevirmedi. Gençlerle konuştu, büyüklere sabrı anlattı, ailelere merhameti hatırlattı. Kitaba, sanata ve düşünceye değer verdi. Müslümanın yalnızca ibadetinde değil; işinde, sözünde, ticaretinde, komşuluğunda ve insanlarla ilişkilerinde de güzel olması gerektiğini anlattı.
Onun dünyasında din, sadece anlatılan bir bilgi değildi.
Din, yaşanması gereken bir ahlâktı.
Belki de bu yüzden onu tanıyanların hafızasında yalnızca verdiği vaazlar değil, kişiliği kaldı.
Sade yaşadı.
Kanaatkâr oldu.
Gösterişten uzak durdu.
Yaptığı iyiliğin bilinmesini istemedi.
Ve bütün bunları anlatırken, insanın aklına onun şu sözü geliyor:
“Beden almakla doyar, ruh vermekle doyar.”
Ne kadar sade, ne kadar derin bir söz…
İnsan bedenini yiyip içerek doyurabilir. Ama ruhunu doyurmak için vermek gerekir.
Sevgi vermek…
Vakit vermek…
Bilgi vermek…
İyilik yapmak…
Bir insanın derdini dinlemek…
Bir gönlü incitmemek…
Bir yetimin başını okşamak…
Bir gence doğru yolu göstermek…
Zeki Hoca’nın ömrü, aslında bu sözün yaşanmış hâliydi.
Aile hayatında da uzun ve meşakkatli bir yol yürüdü. İlk eşi Cemile Hanım, onun hayat yolculuğundaki en büyük destekçilerinden biriydi. Bu evlilikten Mehmet, Ahmet ve Mustafa isimlerinde üç erkek evlat ile iki kız evlat dünyaya geldi.
10 Nisan 1997’de eşi Cemile Hanım ile birlikte kutsal topraklara giderek hac vazifesini yerine getirdi.
Fakat aynı yıl, hayatının en ağır imtihanlarından biriyle karşılaştı.
Cemile Hanım, 13 Aralık 1997’de vefat etti.
Birlikte çıktıkları hac yolculuğunun üzerinden henüz çok zaman geçmemişti.
Hayat arkadaşını kaybetmenin acısını sabır ve teslimiyetle taşıdı.
1998 yılında Ayşe Hanım’la evlendi. Ayşe Hanım yaklaşık yirmi beş yıl boyunca onun hayat arkadaşlığını yaptı; özellikle yaşlılık ve hastalık dönemlerinde yanında oldu.
Ve yıllar geçti…
Bir ömür tamamlandı.
10 Kasım 2023…
Zeki Hoca, Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Ardında yarım asra yaklaşan bir din hizmeti, yetişmesine katkı sunduğu insanlar, evlatları, dostları ve unutulmayacak hatıralar bıraktı.
Fakat insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir insan öldüğünde gerçekten ne bırakır?
Ev mi?
Arsa mı?
Para mı?
Makâm mı?
Bütün bunların ömrü vardır.
Asıl miras, insanın başka insanların gönlünde bıraktığı izdir.
Zeki Hoca’nın asıl mirası da işte budur.
Ovacık’ta yükselen minare…
Bor ve köylerinde yaptırdığı hizmet verdiği camiler…
Kur’an kursları…
Kürsülerden yükselen sesi…
Ev sohbetlerinde söylediği nasihatler…
Yetişmesine katkıda bulunduğu insanlar…
Ve yıllar geçmesine rağmen hatırlanan güzel sözleri…
Bunların her biri onun hayatından geriye kalan izlerdir.
Ama bana göre Zeki Hoca’nın tarihe bıraktığı en önemli eser, taştan yapılan minareler veya binalar değil; insan gönlünde yükselttiği iman, ahlâk ve iyilik duygusudur.
Çünkü minareler zamanla yıpranabilir.
Binalar eskiyebilir.
Kitapların sayfaları sararabilir.
Fakat bir insanın gönlüne yerleşen güzel söz, bazen nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
Belki bugün onun vaazlarını dinleyenlerin bir kısmı aramızda değil.
Belki ev sohbetlerinde yanında oturan insanların saçları ağardı.
Belki yıllar önce söylediği bir nasihati bugün hâlâ hatırlayan insanlar var.
İşte insanın gerçek eseri budur.
Ardından “İyi insandı” dedirtebilmek…
“Bize çok şey öğretti” dedirtebilmek…
“Onun bir sözü hâlâ aklımda” dedirtebilmek…
Bundan daha büyük bir miras olabilir mi?
Zeki Arısoy, 89 yıllık ömrünü tamamladı ve bu dünyadan sessizce ayrıldı.
Ama bazı insanlar sessizce gider, izleri uzun süre konuşur.
Zeki Hoca da onlardan biriydi.
Onu tanıyanların hafızasında bir hoca, bir baba, bir eş, bir dost, bir nasihat insanı olarak yaşamaya devam edecek.
Ve belki de yıllar sonra Ovacık’ta o minareye bakan bir çocuk, onun kim olduğunu bilmeden ezan sesini dinleyecek.
İşte o zaman Zeki Hoca’nın emeği yeniden yaşayacak.
Çünkü bazı insanlar ölmez; geride bıraktıkları iyiliklerle yaşamaya devam ederler.
Zeki Hoca da geride güzel bir isim, hayırlı evlatlar, güzel sözler ve gönüllerde dualar bıraktı.
Rabbim mekânını cennet eylesin.
Ruhu şâd, makamı âlî olsun.
Ve geride bıraktığı iyilikler, onu tanıyanların hafızasında uzun yıllar yaşamaya devam etsin.






