Bir zamanlar bu topraklarda taşlar bile merhameti anlatırdı.
Adına “sadaka taşı” denirdi.
Osmanlı döneminde ve Türk-İslam kültüründe ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için kullanılan bu taşların üzerinde küçük bir oyuk bulunurdu. İmkânı olan, kimse görmeden parasını bırakır; ihtiyacı olan da kimseye el açmadan, mahcup olmadan gelir, ihtiyacı kadarını alırdı.
Ne veren alanı tanırdı ne de alan vereni…
İşte medeniyet buydu.
Yardım eden, “Ben verdim.” diye övünmez; ihtiyaç sahibi de “Bana yardım ettiler.” diye insanların karşısında ezilmezdi. Çünkü bizim medeniyetimizde fakirlik ayıp değildi; fakiri teşhir etmek ayıptı.
Sadaka taşı aslında yalnızca bir taş değildi. İmanın, edebin, merhametin ve insan onuruna verilen değerin sessiz bir abidesiydi.
Düşünün…
Gecenin bir vaktinde varlıklı bir insan geliyor. Etrafına bakıyor, kimsenin görmediğinden emin oluyor ve parasını sadaka taşına bırakıp sessizce uzaklaşıyor.
Bir müddet sonra ihtiyaç sahibi geliyor.
Belki evinde ekmek bekleyen çocukları var. Belki o akşam tenceresi kaynamadı. Belki cebinde eve götürecek bir kuruşu bile kalmadı.
Taşın içindeki parayı görüyor.
Ama hepsini almıyor.
Sadece ihtiyacı kadarını alıyor, kalanını kendisi gibi dara düşmüş başka bir kardeşine bırakıyor.
İşte asıl ders burada başlıyor.
Verenin vicdanı vardı, alanın da vicdanı…
Veren, gösteriş yapmıyordu; alan da başkasının hakkına el uzatmıyordu.
Kur’an-ı Kerim'de, “Eğer sadakaları gizlice fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” buyrulur. (Bakara, 271)
Ne kadar büyük bir incelik…
Bugün ise bazen yardımın kendisinden önce kamerası hazırlanıyor.
Bir fakire erzak veriliyor, fotoğrafı çekiliyor. Bir çocuğa mont giydiriliyor, görüntüsü paylaşılıyor. Bir ailenin evine yardım götürülüyor, mahcubiyeti yüzlerce insana gösteriliyor.
Elbette iyiliğe örnek olmak, insanları yardımlaşmaya teşvik etmek güzeldir. Fakat yardım ederken ihtiyaç sahibinin onurunu korumak da en az yardım etmek kadar önemlidir.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Eskiden taşın bile edebi vardı; bugün bizim edebimiz nerede?
Sadaka taşı, yüzyıllar öncesinden bize sesleniyor:
“İyilik yap ama başa kakma.”
“Ver ama gösterme.”
“Doyur ama mahcup etme.”
“Bir elinden çıkan iyiliği diğer elin bile bilmesin.”
Bugün sokaklarımızda sadaka taşları olmasa da onların temsil ettiği anlayışa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Bir öğrencinin kırtasiye masrafını gizlice karşılamak…
Bir komşunun kapısına kimse görmeden erzak bırakmak…
Borçlu bir insanın borcunu sessizce hafifletmek…
Yetimin başını okşamak…
Okulların açıldığı bu dönemde talebenin eşiği altından dahi olsa talebeye sadaka ve zekat düşer. Bunu kesinlikle hiç bir zaman unutmayalım.
Bir çocuğa ayakkabı alırken onu arkadaşlarının yanında mahcup etmemek…
Bunların her biri bugünün sadaka taşı olabilir.
Çünkü mesele taşı yeniden dikmek değil, o taşın temsil ettiği merhameti yeniden ayağa kaldırmaktır.
Atalarımız taşı oymuş, içine para koymuştu.
Aslında o taşın içine para değil; vicdan, edep, kardeşlik ve merhamet koymuşlardı.
Bize düşen de müzelerde sadaka taşı aramak değil, gönlümüzde yeni sadaka taşları kurmaktır.
Öyle verelim ki alanın başı eğilmesin.
Öyle yardım edelim ki fakirin gururu incinmesin.
Öyle iyilik yapalım ki sağımızdaki, solumuzdaki bilmeden Rabbimiz bilsin.
Çünkü gerçek iyilik alkış istemez.
Gerçek merhamet kamera aramaz.
Gerçek sadaka reklam beklemez.
Unutmayalım ki:
Sadaka taşı taştandı ama taşıdığı merhamet, taştan değildi.
Belki bugün sadaka taşlarımız azaldı.
Yeter ki gönüllerimiz taşlaşmasın. Dostlar.






