Yağmur duasına çıkmadan önce mahalledeki hareketlilik başlardı aslında. Toprak damlı evlerin üzerine çöken sessizlik, rüzgârla birlikte sürüklenen saman kokusu…
Bakkalın önünde oturan amcalar, “Havaya bak hele, bugün yağar bu” diye yorum yapar, biz çocuklar da bunu duyunca daha da heyecanlanırdık. Biri “Hadi dua etmeye çıkalım!” dedi mi, bütün mahallenin çocukları sıraya girer gibi arka arkaya dizilirdik.
Bizim mahallede yağmur duasının da küçük bir ritüeli vardı. Kimse bilmezdi ama hep aynı kişi başlardı tekerlemeye; o başlar, diğerleri de koro gibi tekrar ederdi. Aramızda yarışırdık sanki; kim daha yüksek söyleyecek, kim bulutları kendine çekecek…
Ellerimizi göğe açardık ama parmaklarımız tam kapanmazdı—çocuktuk ya, dua ederken bile oyun peşindeydik...
Bulutlar sonunda pes edip ilk damlayı gönderdiğinde hepimiz aynı anda bir çığlık atardık. “Bak! Yağıyor" O ilk damla yüzümüze düşünce, sanki gökyüzü bizi ödüllendiriyordu. Koşar, zıplar, sırılsıklam olana kadar kahkahalarla dolaşırdık. Annelerimiz uzaktan bağırırdı: “Hasta olacaksınız, girin içeri!” Ama kim dinlerdi? O yağmurun altında ıslanmak, çocukluğumuzun en masum özgürlüğüydü.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o günlerin ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyorum. O zamanlar yağmur bizim için sadece su demek değildi; bir oyundu, bir umut, bir sevinç sebebiydi. Gökyüzüne söylediğimiz o basit tekerlemeler, aslında çocuk kalbimizin saf duasıymış meğer. Bugün yağmur yağdığında hâlâ aynı kokuyu alıyorum: Islak toprağın kokusu, çocukluğun hafızasıdır...






