Kırkikindi Yağmurları, sadece bir hava olayı değil, Anadolu insanının hayat ritmiydi. Saatlerin bugünkü kadar hükmetmediği zamanlarda, hayat doğanın takvimine göre akardı. Köylü tarladaki işini, esnaf dükkanının önünü, anne sokağa saldığı çocuğunu o ikindi vakti yaklaşan bulutlara göre ayarlardı. Bilinirdi ki o bulutlar vefalıdır; vaktinde gelir, toprağın hararetini alır, caddeleri yıkar ve arkasında mis gibi bir toprak kokusu bırakarak usulca çekilirdir.
Kırlangıçların Hüznü ve Şaşıran Tabiat
Bahsettiğiniz o kırlangıçlar meselesi ise işin en naif, en şairane kısmı. Doğanın ne kadar muazzam bir saat gibi çalıştığının kanıtıydı onlar. Yağmurlar toprağı uyandırır, gökyüzü canlanır, kırlangıçlar da o berekete doğru kanat çırpardı. Evlerin saçaklarına, cami avlularına yuva yapan o kuşlar, hane halkı için sadece bir misafir değil, baharın ve müjdenin ta kendisiydi.
Bugün ise gökyüzüne baktığımızda içimizi sızlatan tam olarak bu: Ritm kayboldu.
Vakitler Karıştı: Eskiden sadece ikindiyi bekleyen o bul uyandırıyor bizi. Ya da gün ortasında, hiç sırası değilken bardaktan boşanırcasına fırtınalar koparıyor.
Usul Usul Değil, Hırçın: O eski kırkikindiler toprağı incitmeden, emdire emdire yağardı. Şimdiki yağışlar ise bir öfke patlaması gibi; dakikalar içinde sele dönüşen, toprağı beslemek yerine üstündeki bereketi söküp götüren hırçın sağanaklar halini aldı.
Dengesi Bozulan Canlılar: Sadece biz şaşırmıyoruz bu işe; vaktini şaşıran mevsimler yüzünden ağaçlar kış ortasında çiçek açıyor, kırlangıçlar ne zaman göçeceğini, ne zaman yuva kuracağını bilemez hale geldi.
Büyüklerimizin bize çocukken öğrettiği o "doğa bilgisi", aslında binlerce yıllık bir tecrübenin mirasıydı. Onlar gökyüzüne bakıp rüzgarın yönünden yarının ne getireceğini bilirlerdi. Şimdi ise en gelişmiş meteoroloji cihazları bile "beklenmedik hava olayları" karşısında çaresiz kalıyor. Çünkü insan eliyle dengesini bozduğumuz yeryüzü, artık eski ezberlere itaat etmiyor.
Oysa ne güzeldi o ikindi vakitleri... Yağmur dindikten sonra sokağa fırlayan çocukların neşesi, ıslak kaldırımlardan yükselen o tarifsiz koku, gökyüzünde beliren o devasa gökkuşağı... Şimdi geriye dönüp baktığımızda, aslında sadece değişen iklimlere değil; o iklimlerin sarıp sarmaladığı huzurlu, güvenli ve tahmin edilebilir çocukluğumuza da özlem duyuyoruz.
Çünkü Kırkikindi Yağmurları, Anadolu’da sadece gökten düşen su değil; o damlayan tavanlar, o telaşlar ve arkasından gelen o muazzam arınmaydı.
Dışarıda kırgıçlar saçakların altına sığınırken, içeride anacığımızın dizdiği leğenlere, sinilere düşen her damla, aslında o evin sabır süzgeciydi. Toprak dam ne kadar yuğulursa yuğulsun, o hırçın yağmur bir yolunu bulup içeri sızardı. Fakat gariptir; ev ne kadar batarsa batsın, o çamurlu su damlalarının altında dönen telaş bittiğinde, eve bambaşka bir huzur çökerdi.
Yağmur Sonrası Toprak ve Umut Kokusu
O ikindi yağmuru yerini akşamüstünün serinliğine bırakırken, bulutlar dağılır ve taş evin pencerelerinden içeriye o meşhur "ıslak toprak kokusu" dolardı. Dışarıdaki toprakla, damdan sızıp o kaplara dolan toprağın kokusu birbirine karışırdı. O koku, zahmetin bittiğinin, bereketin eve kabul edildiğinin müjdecisiydi.
Anacığınız o dolan leğenleri, sinileri binbir zahmetle dışarı taşır, yerleri siler, sonra da o yorgunluğun üstüne kuzineye ya da ocağa bir çaydanlık oturturdu belki. O damlayan tavanın altında içilen sıcak bir bardak çayın, paylaşılan bir somun ekmeğin lezzeti, şimdiki saraylarda yok. Çünkü o ekmekte de o çayda da el emeği, sabır ve tabiatla baş etmenin gururu vardı.
Şimdiki Yağmurlar Neden Yabancı?
Bugün o günleri özlemle anmamızın sebebi, sadece çocukluğumuza olan hasretimiz değil. Bugün beton binaların ardında, yalıtımlı çatılarımızın altında güvendeyiz; evimize bir damla su sızmıyor, kilimlerimiz batmıyor. Ama ne gariptir ki, o taş evlerdeki güven hissini, o sığınma duygusunu da bir daha bulamıyoruz.
Şimdiki yağmurlar betonlara çarpıp caddelerden sel olup akarken, biz sadece pencerelerin arkasından yabancı gibi izliyoruz gökyüzünü. Ne toprağın uyanışına şahit olabiliyoruz tam manasıyla, ne de bereketi evimizde ağırlayabiliyoruz. Büyüklerimizin o doğayla kurduğu dostluğu, o "yağmur geliyor" telaşındaki samimiyeti kaybettik.







