Şeytanın işi, insanı hakikatten uzaklaştırmaktır. Bunu bazen açıkça kötülüğü emrederek değil, kötülüğü sıradanlaştırarak yapar. Bugün bu amaca hizmet eden en güçlü araçlardan biri de, insanı sadece üreten, tüketen ve kazanan bir varlık olarak gören kapitalist anlayıştır.
Kapitalizmin insana bıraktığı en ağır miraslardan biri, onu vicdanı ile cüzdanı arasında tercih yapmak zorunda bırakan bir düzene mahkûm etmesidir.
Bu anlayışta dürüstlük çoğu zaman saflık, adalet ise kazanmaya engel bir yük gibi gösterilir. İnsanlara sürekli şu telkin edilir:
"Dürüst kalırsan kaybedersin. İlkelerine bağlı olursan geride kalırsın. Fırsat önüne çıkmışken değerlendir; dünyanın düzenini sen mi değiştireceksin?"
İşte şeytanın en sevdiği fısıltı tam da budur.
Oysa rızkı veren ne makamdır, ne sermayedir, ne de güçlü çevrelerdir. Rızkın sahibi Allah'tır. İnsan, geçici menfaat uğruna doğruluktan vazgeçtiği gün belki cebini doldurabilir; ama vicdanını fakirleştirir.
Ne acıdır ki, bu düzen zamanla insanların adalet anlayışını da değiştirmiştir. Kendisi haksızlığa uğradığında en yüksek sesi çıkaranlar, başkalarına yapılan haksızlık karşısında sessiz kalabilmektedir.
Oysa adalet parçalanamaz.
Kendilerine adil davranılmasını isteyen ama başkalarına adil davranmayanlardan ne gerçek anlamda bir Müslüman olur ne de gerçek anlamda bir insan. Adalet, sadece bize lazım olduğunda savunulacak bir değer değil; herkese eşit uygulanması gereken ilahi bir emanettir.
Önemli olan fazla tüketmek değil; daha fazla vicdan, daha fazla ahlak ve daha fazla adalettir. Çünkü güçlü toplumları ayakta tutan sermaye değil; güven, doğruluk ve hakkaniyettir.
Unutmayalım ki, şeytanın en büyük başarısı insanı fakir bırakmak değildir. Asıl başarısı, insanı dürüstlükle yaşamanın mümkün olmadığına inandırmaktır. İşte bu yalana teslim olduğumuz gün, sadece değerlerimizi değil, geleceğimizi de kaybetmeye başlarız.







