Güneş, o sabah gökyüzünün en yüksek tepesine kurulmuş, yeryüzünü sıcacık ışıklarıyla sarmalıyordu. Yaz mevsiminin en canlı, en parlak günlerinden biriydi. Toprak, odasının penceresinden dışarıya bakarken, içindeki kıpırtının dışarıdaki sıcak havayla yarıştığını hissetti. Masasının üzerinde duran spiralli çizgili defterini açtı. Sayfalarını yavaşça karıştırırken, gözü kendi elleriyle, büyük harflerle yazdığı o ilk satırlara kaydı: “Asya ve ben gezdik…” Kelimeler kısa ve basitti ama o harflerin arkasında saklanan hisler, bir çocuğun kalbine sığmayacak kadar büyüktü.
Toprak, kasları yavaş yavaş yoran o zorlu DMD hastalığıyla mücadele ediyordu. Akranları gibi sokaklarda hoyratça koşup oynamak onun için şu an uzak bir düş gibi görünse de, onun asıl dünyası bacaklarında değil, ruhunun derinliklerinde gizliydi. En büyük neşesi, her anında. bitiveren, dünyalar tatlısı kız kardeşi Asya’ydı. O gün iki kardeş, yazın sıcaklığına inat el ele verip hayatın ritmine karışmaya, dışarıda kendilerini bekleyen dünyayı keşfetmeye karar verdiler.
İlk durakları, uzun süredir temizlenmeyi bekleyen arabaları oldu. Babalarıyla birlikte mahalledeki oto yıkamacıya uğradılar. Köpüklerin arasında parıldayan araba, sanki az sonra çıkacakları yolculuğun heyecanlı bir habercisi gibiydi. Araba pırıl pırıl temizlenip teslim alınır alınmaz, içlerini ferahlatacak o güzel esintiyi yakalamak için yola koyuldular. Yol boyunca açık pencerelerden içeri süzülen ılık rüzgâr, Toprak'ın saçlarını uçururken yüzüne kocaman, ışıl ışıl bir tebessüm kondurdu.
Bir süre sonra, kasabanın hemen çıkışında yer alan, asırlık çınar ağaçlarının gölgelediği o huzurlu çay bahçesine geldiler. Dev çınarın yaprakları arasından sızan güneş ışıkları, ahşap masanın üzerinde adeta dans ediyordu. Toprak, sandalyesinde oturup sırtını ağacın serin gövdesine verdiğinde, günün tüm yorgunluğunun bir anda uçup gittiğini hissetti. Tam o sırada, parıldayan güneşin etkisiyle ikisinin de canı buz gibi bir dondurma çekti.
Toprak, hiç üşenmeden ve büyük bir gururla garsonu çağırdı. İki cam kâse içinde, renklerin en güzelini barındıran o özel dondurma siparişini verdi: Vişne, limon, çilek ve karamel... Kâseler masaya geldiğinde, dondurmaların renkleri adeta bir gökkuşağını andırıyordu. Vişnenin ekşiliği, limonun ferahlığı, çileğin tatlılığı ve karamelin o yoğun lezzeti, o sıcak yaz gününü bir anda unutulmaz bir şölene çevirdi. Asya ile karşılıklı oturup kaşıklarını dondurmaya daldırırken, birbirlerinin gözlerinin içine bakıp güldüler. O an, dünyanın en mutlu iki insanı onlardı; dondurmanın tadı, paylaştıkları kardeşlik sevgisiyle daha da güzelleşiyordu.
Yolculukları, çocuk kalplerinin en çok sevdiği yere, doğanın kalbine doğru devam etti. Arabayla vadinin derinliklerine doğru ilerlerken, tepelerin ardında gizlenmiş adeta bir cennet köşesine ulaştılar. Gözlerinin önüne serilen manzara tek kelimeyle nefes kesiciydi. Burası, yeşilin binbir tonu arasında beyaz ve sarı fistanlarını giymiş milyonlarca papatyanın yuvasıydı.
Birsürü papatya, hafifçe esen rüzgârla birlikte aynı yöne doğru eğilip bükülüyor, sanki Toprak ve Asya’yı selamlıyordu. Toprak, vadinin ortasında durup bu sonsuz beyazlığa baktığında, içindeki umudun da bu papatyalar gibi filizlendiğini, çoğaldığını hissetti. Evet, belki bedeni onu sınırlıyordu; belki hareket edemediği, sıralarında arkadaşlarıyla koşturamadığı için okulu bazen sevmediğini yazıyordu günlüğüne... Ama hayalleri, o ucu bucağı görünmeyen papatya vadisinden bile daha genişti.
Akşamüstü eve dönüp odasının sessizliğine çekildiğinde, kalemi parmaklarının arasına sıkıca yerleştirdi. Masasındaki o küçük, rengârenk kum
Masasındaki o küçük, rengârenk kumbara gözüne çarptı. O kumbara sadece madeni paraları değil; Toprak'ın sağlığına kavuşacağı, bacaklarındaki dermanın geri geleceği ve arkadaşları gibi özgürce koşabileceği o güzel günlerin umudunu biriktiriyordu. Kalemi kağıda bastırdı ve kalbindeki o derin, sessiz çığlığı kelimelere döktü:
“Benim hayallerim kocaman... Çok da zor değil aslında her şeyin düzelmesi. Biri elimden tutsa, sanki hemen koşup kaçacağım o güzel yarınlara. Kumbaramın dolmasına inşallah çok az kalmıştır. Keşke insanlar uzatılan bu küçük eli boş çevirmese, bir damla umut da onlar bıraksa... Ben de arkadaşlarım gibi sokaklarda yalın ayak rüzgâra karşı koşmak, özgürce çocukluğumu oynamak istiyorum.”
Toprak yazısını bitirdi, günlüğünün kapağını yavaşça kapattı. Başını yastığa koyduğunda, dışarıda gece rüzgârı vadideki papatyaları fısıldatıyordu. O ise, kumbarasının tamamen dolduğu ve kendisini seven binlerce güzelüüüüüüü kalpli insanın yardımıyla sokaklarda özgürce koşup oynayacağı o parlak, şifalı sabahın hayaliyle huzurlu bir¡ uykuya daldı.
”LÜTFENN!
GEÇ OLMADAN SESİMİ DUYAR MISINIZ?”







