Millî Eğitim Bakanı sayın Yusuf Tekin, geçtiğimiz günlerde Karaman’da yaptığı bir konuşmada 2002 yılından önce Türkiye’deki okullarda tuvalet bulunmadığını ifade etti. Bakan Tekin’in “2002’den önce okulların tuvaleti bile yoktu” şeklindeki sözleri kamuoyunda yeni bir tartışmanın kapısını araladı.
Benzer şekilde son yıllarda bazı siyasetçiler geçmiş Türkiye’yi anlatırken “traktör yoktu”, “lambanın fitilini bile dışarıdan alıyorduk” gibi ifadeler kullanabiliyor.
Peki gerçekten 2002’den önce Türkiye nasıldı?
Bu soruya cevap verirken ne romantik bir nostaljiye kapılmak ne de geçmişi bütünüyle karalamak doğru olur. Çünkü toplumların hafızası siyasal polemiklerin değil, tarihsel gerçeklerin üzerinde yükselir.
Eksikler de Vardı, Birikimler de
Türkiye’de özellikle kırsal bölgelerde eğitim altyapısının uzun yıllar çeşitli sorunlarla karşı karşıya kaldığı bir gerçektir. Bazı köy okullarında fiziki imkânların yetersiz olduğu, tuvalet, ısınma ya da donanım eksikliklerinin yaşandığı dönemler elbette olmuştur.
Ancak bu tabloyu “Türkiye’de okulların tuvaleti yoktu” gibi genelleyici ifadelerle anlatmak da gerçeğin tamamını yansıtmaz.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren eğitim alanında önemli adımlar atılmıştır.
1928’de gerçekleştirilen Harf Devrimi, 1940’larda kurulan Köy Enstitüleri, 1960’lı yıllardan itibaren hızlanan okul yapım programları ve 1997’de yürürlüğe giren sekiz yıllık kesintisiz eğitim reformu Türkiye’nin eğitim altyapısının gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
2002 yılına gelindiğinde Türkiye’de on binlerce okul, yüz binlerce öğretmen ve milyonlarca öğrenciden oluşan büyük bir eğitim sistemi zaten mevcuttu. Elbette eksikler vardı; ancak aynı zamanda ciddi bir birikim ve kurumsal yapı da bulunuyordu.
2002 yılından önce de eğitim sisteminin sorunları vardı. Ancak o dönemde öğretmen liseleri bulunuyor, eğitim fakültelerine ihtiyaç kadar öğrenci alınıyor, mülakat uygulaması bulunmuyor ve yüz binlerce öğretmen işsiz durumda beklemiyordu.
Geçmişi Anlatmanın Sorumluluğu
Siyasetin doğası gereği geçmiş dönemler eleştirilebilir. Ancak geçmişi anlatırken kullanılan dilin toplumun ortak hafızasını zedelememesi gerekir.
Türkiye’nin bugün sahip olduğu eğitim altyapısı yalnızca son yılların değil, Cumhuriyet boyunca yapılan yatırımların, verilen emeklerin ve biriken tecrübelerin sonucudur. Bugün yapılan her okulda dünün öğretmenlerinin, mühendislerinin, yöneticilerinin ve bu ülkenin vergisini ödeyen vatandaşlarının da payı vardır.
Geçmişi küçümseyerek bugünü büyütmeye çalışmak yerine; geçmişten ders alarak bugünü daha iyi inşa etmek ve yarını daha sağlam kurmak gerekir.
Çünkü Türkiye dün de bu milletin ülkesiydi, bugün de öyledir.
Eksikleri de bizimdi, başarıları da.
Doğru olan;
ne geçmişi yok saymak,
ne de bugünü inkâr etmektir.
Gerçek ilerleme geçmişi inkâr ederek değil, onu anlayarak, eksiklerini tamamlayarak ve üzerine yenilerini ekleyerek mümkündür. Çünkü milletlerin gücü yalnızca bugünden değil, hafızalarından gelir.
Asıl Tartışılması Gereken
Ancak mesele yalnızca okul binaları, tuvaletler ya da fiziki imkânlar değildir. Eğitim sisteminin gerçek gücü; adalet, liyakat ve hakkaniyetle ölçülür.
Bugün eğitim alanında hâlâ ciddi sorunların bulunduğu da bir gerçektir. Bunu yalnızca istatistiklerden değil, günlük hayatta yaşanan örneklerden de görmek mümkündür.
Örneğin bir veli olarak benim de yakından yaşadığım bir sorun var. İlkokulda okuyan çocuğumun öğretmeniyle ilgili yaşanan bir mağduriyet nedeniyle yaptığım şikâyet, aradan iki yılı aşkın süre geçmesine rağmen hâlâ sonuçlandırılabilmiş değil. Sendikal baskılar, siyasi etkiler ve bazı idarecilerin açık tarafgirliği bu sürecin uzamasında etkili oldu.
Bir velinin haklı talebi bu kadar uzun süre sürüncemede bırakılıyorsa, burada tartışılması gereken mesele yalnızca okul binalarının fiziki şartları değildir. Asıl mesele, eğitim sisteminde adaletin ne kadar işlediğidir.
Bugün eğitim sisteminin bir başka önemli sorunu da öğretmen ile öğrenci arasındaki saygı ve sevgi bağının giderek zayıflamasıdır. Aile içinde öğretmene saygı öğretilmediğinde çocuk da okulda öğretmenine aynı saygıyı göstermemektedir. Aynı şekilde öğretmen ile öğrenci arasındaki sevgi bağı zayıfladığında eğitim yalnızca formal bir sürece dönüşmektedir.
Oysa eğitim yalnızca okuma yazma öğretmek değildir. Eğitim; karakter, ahlak, saygı ve toplumsal sorumluluk kazandırma sürecidir.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu birçok soruna bakıldığında eğitimin ne kadar hayati olduğu daha net görülmektedir. Eskilerin söylediği gibi: “Balık baştan kokar.”
Ben de elbette kusursuz biri değilim. Ancak ülke olarak gerçek bir refaha ulaşmanın yolu önce eğitim sistemimizi adalet, liyakat ve hakkaniyet temelinde yeniden güçlendirmekten geçer.
2002’den önce okullarda tuvalet olup olmadığı tartışılabilir.
Ama bugün bir velinin adalet arayışı iki yıl bekletiliyorsa, burada eksik olan şey yalnızca fiziki imkânlar değildir. Çünkü güçlü bir eğitim sistemi sadece binalarla değil; adaletle, liyakatle ve güven duygusuyla ayakta durur. Eğer bu duygular zedelenirse, en modern okul binaları bile eğitimin gerçek anlamını tek başına taşıyamaz.







