Artık görmezden gelemeyiz.
Son dört yıldır ülkemizin farklı bölgelerinde çıkan orman yangınları ve çevre tahribatı “doğal afet” diyerek geçiştiriliyor. Oysa yaşananlar doğal değil, sistematik… Ve bu sistematik yıkım, sadece yeşili değil, suyu da hedef alıyor.
Özellikle Orta Anadolu gibi su kaynakları kısıtlı bölgelerde, suya en çok ihtiyaç duyan ürünlerin –başta mısır olmak üzere– ısrarla teşvik edilmesi, sadece bir tarım politikası tercihi değildir. Bu, bir coğrafyayı göz göre göre kurutma planıdır.
Karaman’da ve Konya’da yaşananlar bunun en açık örneği…
Önce Kurt Deresi Barajı kurudu. Şimdi ise Karaman’ın can damarı olan Yeşildere Barajı alarm veriyor. Baraj neredeyse tamamen boşaldı. Yüzbinlerce balık, su canlısı telef oldu. Bu sadece çevresel bir yıkım değil; Karaman’ın 200 bine yakın insanı susuzluk tehdidiyle karşı karşıya!
Şimdi soruyorum:
Bir bölgenin hem içme suyunu hem tarımsal üretimini bitirecek bu politikalar, gerçekten “bilinmeden” mi yapılıyor?
Yeraltı su seviyeleri yıllardır düşerken, neden hâlâ sulu tarım teşvik ediliyor?
İklimi kurak bu topraklara neden mısır gibi yüksek su isteyen ürünler dayatılıyor?
Barajların kuruması, ırmakların çekilmesi, toprakların çatlaması tesadüf değildir.
Bu plansızlık, bu yanlış ısrar, artık masumiyet sınırını çoktan aşmıştır.
Ve susarsak, sıra bize gelecek!
Bugün Karaman susuz.
Yarın Konya, sonra Niğde, Aksaray, İç Anadolu’nun tamamı...
Birkaç yıl içinde tarımı değil, içecek suyu konuşuyor olacağız.
Bu gidişe şimdi dur denilmeli.
Susuzluğu konuşmak değil, önlemek için harekete geçmeliyiz.
Yetkililere, yerel yönetimlere, çiftçiye, sivil topluma çağrımdır:
Karaman susuzken susmayın!
Çünkü bir şehir kurursa, sadece tarım değil; hayat biter.