Mustafa, bayram sabahının o keskin, sızılı sessizliğinde kalemi eline aldığında parmakları hafifçe titriyordu. Dışarıda, pencerelerin ardında akan o devasa neşe seli, odasının duvarlarına çarpıp içeriye sadece derin bir kimsesizlik olarak sızıyordu. Bayramlar, her sağlıklı insanın hayat fışkıran adımlarla sevdiklerine koştuğu bir coşkuysa; Mustafa için kendi içine, o en derin yarasına gömüldüğü bir yas günüydü.
Geçirdiği o felaketin ardından eline tutuşturulan heyet raporundaki %68 ibaresi, onun için sadece bir matematiksel oran değildi. O rakam; gençliğinin, yarım kalan hayallerinin ve bir daha asla eskisi gibi olamayacak bedeninin sızım sızım sızlayan ağırlığıydı. %68 demek; ömrünün üçte ikisinin elinden zorla alınması, kalan üçte birinin ise bu kayba ağlayarak geçmesi demekti. Ama Mustafa’nın canını asıl yakan, bedenindeki bu kısıtlılık değildi; kalbindeki o devasa, uçsuz bucaksız boşluktu.
En Ağır Kayıp: Boş Kalan Eller
Bu bayram, her şeyden çok sevdiklerini kaybetmiş olmanın o amansız burukluğu çökmüştü göğsüne. Eskiden evlerini dolduran o can cana sesler, mutfaktan gelen tanıdık kokular, elini öptüğü, kokusunu içine çektiği o güzel insanlar artık yoktu. Toprağın altına uğurladığı sevdiklerinin yokluğu, bayram sabahı adeta ete kemiğe bürünmüş, odanın ortasında dikiliyordu.
%68 engeli yüzünden onların mezarına gidip bir fatiha okuyamamak, mezar taşlarına sarılıp ağlayamamak içindeki o kor ateşi daha da harlandırıyordu. Gitmek isteyip de gidememek, sığınacak bir aile sıcaklığı arayıp da bulamamak, ruhunu parça parça ediyordu. Yatağın kenarına oturup boş kalan ellerine baktığında hissettiği şey sadece bedensel bir çaresizlik değil, yetim ve öksüz kalmış bir kalbin feryadıydı.
İnsanların ona acıyan gözlerle bakması, "Vah gencecik yaşta hem sakat kaldı hem kimsesiz" der gibi fısıldaşmaları, fiziksel ağrılarından katbekat daha fazla canını yakıyordu. Mustafa merhamet istemiyordu; o sadece kaybedilen güzel günlerin yasını özgürce tutabilmek, bu yarım bedenle ve bu devasa acıyla bu dünyada hâlâ var olabildiğini kanıtlamak istiyordu.
Kağıda Dökülen Gözyaşları
Kimselere söyleyemediği, kimsenin anlamayacağını bildiği o kor ateşi ancak kağıtlara üfleyebilirdi. Defterinin sayfalarını açtı, gözlerinden süzülen iki damla yaş kurumuş mürekkebin üzerine düşerken yazmaya başladı. Her harf bir hıçkırık, her cümle sevdiklerine duyduğu o dilsiz özlemin bir parçasıydı:
"Bugün bayram diyorlar... Sokaklar gülüşlerle, sarılmalarla kaynıyor. Benim payıma düşen ise dört duvar, sızlayan bir beden ve hiç geçmeyen bir kimsesizlik hissi. Bedenimin %68'ini prangalamışlar, geri kalanını ise gidenlerin hasretiyle yakmışlar. En çok ne koyuyor biliyor musunuz? Herkesin bayramda sarılacak bir yakını varken, benim sadece anılara ve bu soğuk yatağa sarılabilmem. Onların yokluğu içimi öyle bir acıtıyor ki, bedenimin ağrısını hissetmiyorum bile. Ben acınmak istemiyorum. Ben sadece onların kokusunu özlüyorum. Sesimi duyan var mı?"
Yazdıkça kalbi sıkıştı, göğsündeki o ağır taş kalkmadı ama kelimeler onun gözyaşlarına yoldaş oldu. O, bedeninin gidemediği o sessiz mezarlıklara, sevdiklerinin yanına bu hüzünlü ve asil cümleleriyle yürüyordu.
Kırık Bir Kalbin Direnişi
Günün sonuna doğru, odanın kapısı hafifçe aralandı. İçeriye giren küçük bir çocuk, onun yatağının kenarına sessizce bir bayram çikolatası bıraktı ve hiçbir şey söylemeden, sadece sevgi dolu gözlerle Mustafa’nın boynuna sarıldı. O küçük, hesapsız sarılış, sanki giden sevdiklerinin ona gönderdiği sıcak bir selam gibiydi. Mustafa’nın içindeki o kaskatı kesilmiş buz dağını eritmeye yetti.
Göz yaşlarını silen Mustafa, defterinin sonuna şu satırları ekledi:
"Belki hiçbir bayram benim için tam ol
Belki hiçbir bayram benim için tam olmayacak, belki bu sızı ve bu özlem ömrüm boyunca peşimi bırakmayacak. Bedenim %68 eksik, hayatım sevdiklerimin gidişiyle yarım yamalak olabilir; ama bu kırık kalple bile dünyayı sevebilecek, bu derin acıyı asil bir hikayeye dönüştürecek kadar gücüm var. Ben buradayım; anılarımla, özlemimle ve bu derin duyguyla yaşamaya, yazmaya devam edeceğim."
Mustafa, pencereden batan güneşin kızıllığına baktı. İçindeki burukluk gitmemişti, belki hiç gitmeyecekti; ama o hüzün artık onun acizliği değil, hayata ve kaybettiklerinin aziz hatırasına tutunma biçimiydi.







