İnsanoğlun en kadim yasalarından biri, görünmez ama hiçbir zaman sektirmeyen o adalet çarkında gizlidir: Ne ektiysen onu biçersin. Evrenin, hayatın ya da adına kader dediğimiz o büyük akışın kendi içinde kusursuz bir dengesi vardır. Bir insanın bir başkasına yaşattığı duygu —ister içten bir ve sahibinin kapısını çalar.
Hayat, ucu bucağı görünmeyen ama sesin hiçbir zaman kaybolmadığı devasa bir yankı odasına benzer. Söylenen her söz, atılan her adım, bir başka yürekte bırakılan her iz fısıltıyla yola çıkar ve nihayetinde büyüyerek sahibine döner. Bir insanın kalbine umut tohumları eken, birinin karanlık dünyasına bir mum yakan insan, farkında olmadan kendi geleceğini aydınlatır. Yaşattığı o iyilik, hiç beklemediği bir anda en muhtaç olduğu kapının anahtarı olarak karşısına çıkar. Çünkü samimiyetle verilen huzur, evrenin deposunda hiçbir zaman kaybolmaz; bir gün sahibini bulup yine huzur olarak geri döner.
Fakat bu madalyonun bir de ağır ve karanlık yüzü vardır. Bir insanı haksız yere yaralamak, güvenini boşa çıkarmak, bir gözyaşının sebebi olmak ya da bir başkasının ahını almak... İnsanoğlu bazen güçlüyken, haklı olduğuna inanırken veya hırslarına yenik düşmüşken yaşattığı acının büyüklüğünü fark edemez. Kendini muhafaza altında, güvende sanır. Oysa acı, bir kâğıda yazılıp unutulan bir not değildir; muhatabının ruhuna kazınır. Ve o sızı, zazaman ve mekânın ötesine geçip bir gün tam da benzer bir kisveyle, aynı hislerle o acıyı verenin karşısına dikilir. Birini çaresizlikle baş başa bırakanın bir gün çaresizliği tatması, birinin içini yakanın kendi içinin yanması kaçınılmazdır.
Bu durum bir intikam ya da felaket arzusu değil; kainatın doğal terazisidir. Kimse kimsenin gözyaşı üzerine kendi mutluluk sarayını kuramaz; kursa da o sarayın temeli ilk fırtınada sarsılmaya mahkûmdur. İnsanoğlu kime ne yaşattıysa onu yaşayacak cümlesi, sadece kötülerin korkması gereken bir tehdit değil, iyiliğe tutunanların içine su serpen en büyük tesellidir.
Sonuçta hayat bir döngüdür. Ve insan, bu dünyadan göçüp gitmeden önce, başkalarına aksettirdiği o büyük aynada kendi yansımasıyla mutlaka yüzleşir. Yarın nasıl bir dünyada uyanmak, nasıl bir muamele görmek istiyorsak, bugün çevremize tam da onu yaşatmakla yükümlüyüz. Çünkü yaşattığımız her duygu, aslında kendi yarınımıza hazırladığımız bir davetiyedir.






