Bazı yapılar vardır, sadece taş ve duvardan ibaret değildir. Bir milletin hafızasını, bir şehrin kaderini, geçmişten geleceğe uzanan hatıraları taşır. Ayasofya da bunlardan biridir. Yaklaşık bin beş yüz yıldır İstanbul’un kalbinde duran bu büyük mabet; imparatorluklara, savaşlara, depremlere, fetihlere ve nice tarihî hadiseye şahitlik etmiştir.
29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde henüz 21 yaşındaydı. O gün yalnızca İstanbul’un değil, dünya tarihinin de seyri değişti. Ayasofya camiye çevrildi ve fethin en önemli sembollerinden biri hâline geldi.
Fatih, Ayasofya’yı yalnızca camiye çevirmekle kalmadı. Onun yaşaması ve korunması için vakıflar kurdu. Osmanlı döneminde etrafına medrese, imaret, kütüphane, şadırvan ve türbeler eklendi. Büyük mimarımız Mimar Sinan ise depremlerden zarar gören yapıyı güçlendirdi. Eklediği payandalar ve yaptığı düzenlemelerle Ayasofya’nın sonraki asırlara ulaşmasına büyük katkı sağladı.
Bugün Ayasofya’ya girdiğinizde aslında tarihin farklı dönemlerini aynı kubbenin altında görürsünüz. Bir tarafta yüzyıllar öncesinden kalan mozaikler, diğer tarafta İslam hat sanatının muhteşem örnekleri bulunur. Kubbenin altında Allah, Hz. Muhammed, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin yazılı olduğu dev levhalar yükselir.
Bu manzara bize önemli bir gerçeği de anlatır: Osmanlı, kendisinden önceki dönemin bütün izlerini silip atmak yerine Ayasofya’yı korumuş, onarmış ve kendi medeniyetinin eserleriyle zenginleştirerek geleceğe bırakmıştır.
Ayasofya, 1934 yılında alınan kararın ardından müzeye dönüştürüldü ve 1935’te müze olarak kapılarını açtı. Tam 86 yıl sonra, 10 Temmuz 2020’de yeniden cami statüsüne kavuştu. 24 Temmuz 2020 Cuma günü ise Ayasofya’nın kubbesinin altında yeniden saf tutuldu, dualar edildi ve cuma namazı kılındı.
O tarihî günün hafızalara kazınan ifadelerinden biri şuydu:
“Zincirler kırıldı, Ayasofya açıldı.”
Bu söz aslında yıllarca Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasını bekleyen insanların sevincinin kısa bir ifadesiydi.
Bugün o tarihî günün üzerinden altı yıl geçti.
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, onun insanlığın ortak kültür mirası olma özelliğini de ortadan kaldırmadı. Burası Müslümanların ibadet ettiği bir cami olmakla beraber dünyanın dört bir yanından gelen, farklı dinlere ve kültürlere mensup insanların ziyaret edebildiği tarihî bir eserdir. Çünkü böylesine büyük bir mirası korumak, aynı zamanda onu insanlığın görmesine ve tanımasına imkân vermektir.
Bu yıl altıncı yıl dönümünün PTT tarafından bir anma puluyla tarihe kaydedilmesi de ayrıca anlamlıdır.
Pul deyip geçmemek gerekir.
Posta pulları ülkelerin küçük tarih vesikalarıdır. Bazen bir zaferi, bazen önemli bir şahsiyeti, bazen bir sanat eserini, bazen de milletlerin hafızasında yer etmiş tarihî bir günü geleceğe taşırlar.
PTT’nin Ayasofya’nın yeniden ibadete açılışının 6’ncı yılı dolayısıyla hazırladığı anma pulu da bugün küçük görünse bile yıllar sonra önemli bir hatıraya dönüşecektir. Belki elli yıl, belki yüz yıl sonra bir koleksiyon albümünü açan genç, bu pula bakıp “24 Temmuz 2020’de ne olmuştu?” diye soracaktır.
O zaman küçücük bir pul, koskoca bir tarihin kapısını aralayacaktır.
Çünkü tarih sadece kitaplarda yaşamaz. Bazen bir kitabede, bazen eski bir fotoğrafta, bazen bir caminin kubbesinde, bazen de bir posta pulunun üzerinde gelecek nesillere ulaşır.
Ayasofya bugün minarelerinden yükselen ezanıyla bir cami, görkemli mimarisiyle eşsiz bir sanat eseri, farklı dönemlerden taşıdığı izlerle insanlığın ortak kültür mirası ve İstanbul’un yaşayan hafızasıdır.
Fatih Sultan Mehmet Han’dan Mimar Sinan’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan asırlık hikâye bugün hâlâ devam ediyor.
Altı yıl önce zincirler kırıldı, Ayasofya yeniden ibadete açıldı.
Şimdi o tarihî gün, PTT’nin anma puluyla geleceğe taşınıyor.
Pul küçük, üzerindeki Ayasofya büyük; taşıdığı hatıra ise asırlıktır.







