İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
İnancımız bize kul hakkını, emaneti, helâli ve haramı bu kadar açık biçimde hatırlatırken, neden hâlâ aynı meselelerle karşı karşıya kalıyoruz?
Aslında mesele yalnızca din meselesi değil.
Ahlak meselesi…
Hukuk meselesi…
Denetim meselesi…
Ve en önemlisi vicdan meselesi.
Çünkü ahlakın zayıfladığı, denetimin yetersiz kaldığı ve “Nasıl olsa bana bir şey olmaz” anlayışının yerleştiği yerde, insanın nefsine yenilmesi kolaylaşıyor.
Bugün yatırım fonları ve sermaye piyasalarıyla ilgili kamuoyuna yansıyan süreç de bize sadece “Kim ne yaptı?” sorusunu sordurmamalı.
Bir de şu soruyu sormalıyız:
“Bu noktaya nasıl gelindi?”
SPK, 2025 yılının son çeyreğinde, özellikle serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşımı düşük paylarda ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerinin gözlemlendiğini açıkladı. Ardından çeşitli düzenleyici adımlar atıldı.
17 Eylül 2026 tarihli Kurul kararları doğrultusunda, 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. SPK'nın 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasında ise söz konusu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcının bulunduğu duyuruldu.
Bu rakam bile meselenin ne kadar geniş bir toplumsal kesimi ilgilendirdiğini göstermeye yeter.
O halde mesele birkaç kişinin soruşturulmasıyla bitmemeli.
Varsa suç, delilleriyle ortaya çıkarılmalı.
Varsa mağduriyet, hukuk çerçevesinde giderilmesinin yolları aranmalı.
Varsa denetim zaafı, bunun da nedenleri araştırılmalı.
Ve bütün bunlar yapılırken kişinin kimliğine, makamına, siyasi aidiyetine veya çevresine bakılmamalı.
Çünkü adaletin ölçüsü “Bizden mi, değil mi?” olmamalı.
Devletin gücü de burada ortaya çıkar.
Küçük bir para transferinin bile izini sürebilen bir sistem, sermaye piyasalarında ortaya çıkan olağan dışı hareketlerin de izini sürmeli; gerekiyorsa bütün bağlantıları ortaya koymalıdır.
Ancak bunu yaparken de suçlu ile suçsuzu birbirinden ayıran temel hukuk ilkelerinden vazgeçilmemelidir.
Çünkü hukuk, öfkenin değil delilin yolundan yürür.
İslam ülkesi olmak da yalnızca tabelaya “Müslüman” yazmakla anlam kazanmaz.
Emanete sahip çıkmakla, kul hakkını gözetmekle, haramdan sakınmakla ve adaleti herkese eşit uygulamakla anlam kazanır.
Belki bugün kendimize sormamız gereken en zor soru şu:
Biz ne zaman parayı amaç, ahlakı ise ayrıntı hâline getirdik?
Bu sorunun cevabını bulmadan, aynı sorunların başka isimlerle yeniden karşımıza çıkmasını engellemek kolay olmayacak.
Rabbim bu ülkeye;
Maldan önce ahlak,
Güçten önce adalet,
Kazançtan önce helâl hassasiyeti nasip etsin.
Çünkü mesele yalnızca paranın nereye gittiği değil; insanlığımızı nereye bıraktığımızdır.






