Türkiye'nin siyasi literatürüne son dönemde iki kavramın hızla yerleştiğini görüyoruz: "Arınma" ve "Devlet Aklı".
İlk bakışta her iki kavram da olumlu çağrışımlar yapıyor. Arınma; yanlışlardan, hatalardan ve yüklerden kurtulmayı ifade ediyor. Devlet aklı ise devletin devamlılığını, kurumsal hafızasını ve uzun vadeli çıkarlarını gözeten bir anlayışı temsil ediyor.
Ancak siyaset tarihi bize kavramların her zaman sözlük anlamlarıyla kullanılmadığını gösteriyor. Bazen bir kavram, bir fikri açıklamaktan çok, bir uygulamayı meşrulaştırmanın aracı hâline gelebiliyor.
Bugün yaşanan gelişmelere bakıldığında, "arınma" söyleminin siyasi partiler içerisinde farklı düşünenleri, eleştirenleri veya alternatif görüş üretenleri dışlamanın gerekçesi olarak kullanılabileceğine dair endişeler dile getiriliyor.
Benzer şekilde "devlet aklı" kavramı da zaman zaman demokratik tartışmaların önüne konulan, sorgulanamaz bir otorite gibi sunulabiliyor. Oysa demokratik bir hukuk devletinde hiçbir karar, yalnızca "devlet aklı böyle gerektiriyor" denilerek eleştiriden ve denetimden muaf tutulamaz.
Çünkü devlet aklı varsa millet iradesi de vardır.
Kurumsal hafıza varsa demokratik meşruiyet de vardır.
Devletin bekası kadar demokrasinin bekası da önemlidir.
Asıl mesele de burada düğümleniyor.
"Devlet aklı" olarak sunulan tercihlerin ne kadarı gerçekten devletin ve milletin ortak çıkarlarını yansıtmaktadır?
"Arınma" olarak ifade edilen süreçler, siyasi partileri daha güçlü, daha katılımcı ve daha demokratik hâle mi getirmektedir?
Yoksa farklı düşünenleri sistem dışına iten, tek sesliliği teşvik eden bir anlayışa mı dönüşmektedir?
Bu sorular sadece iktidar partileri için değil, muhalefet partileri için de geçerlidir. Çünkü demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi, öncelikle siyasi partilerin kendi içlerinde ne kadar demokratik olduklarıyla ölçülür.
Parti içinde farklı görüşlerin özgürce ifade edilemediği, eleştirinin sadakatsizlik olarak görüldüğü, kararların dar kadrolar tarafından alındığı bir yapıda ülke demokrasisinin güçlenmesi de mümkün değildir.
Türkiye'de gerçek anlamda demokratikleşmenin yolu, öncelikle parti içi demokrasinin güçlenmesinden geçmektedir.
Liderlerin değil ilkelerin, sadakatin değil liyakatin, biatin değil istişarenin öne çıktığı bir siyasi kültür inşa edilmeden demokrasinin kurumsallaşması zor görünmektedir.
Vatandaşların da kavramların büyüsüne kapılmadan uygulamaların sonuçlarına bakması gerekir.
Çünkü tarihte birçok kez görüldüğü gibi, en büyük siyasi dönüşümler bazen yüksek idealler adına değil, sorgulanmayan kavramların gölgesinde gerçekleşmiştir.
Demokratik toplumlarda esas olan, "devlet aklı" adına susmak değil; devletin ve milletin geleceği için konuşabilmektir.
Ve unutulmamalıdır ki güçlü devlet, eleştiriden korkan değil; eleştiriyi yönetebilen devlettir.
Güçlü demokrasi ise herkesin aynı düşündüğü değil, farklı düşüncelerin özgürce yarışabildiği bir düzendir.
Eğer gerçekten bir arınmadan söz edilecekse, bu arınma sadece belediyelerde değil; bakanlıklarda, kamu kurumlarında, bürokraside ve siyasetin tüm katmanlarında yapılmalıdır.
Türkiye'nin ihtiyacı rakiplerini suçlayan bir siyaset değil, önce kendi kapısının önünü süpürebilen bir yönetim anlayışıdır.
Millet artık "bizimkiler hata yapmaz" masalına inanmıyor. Çünkü yolsuzluğun, kayırmacılığın, hukuksuzluğun ve liyakatsizliğin partisi olmaz.
Bu nedenle gerçek arınma; muhalefete yönelik bir tasfiye operasyonu değil, iktidarıyla muhalefetiyle, yerel yönetimleriyle merkezi idaresiyle, yargısıyla bürokrasisiyle devletin tamamında adaletin, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin hâkim kılınmasıdır.
Milletin beklentisi seçici bir temizlik değil, tepeden tırnağa samimi bir arınmadır. Çünkü güçlü devlet, hataları örten değil; yanlışları kim yaparsa yapsın ortaya çıkarabilen devlettir. Güçlü demokrasi ise "bizden olan" anlayışına değil, hukuk önünde herkesin eşit olduğu ilkesine dayanır. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.







