Üstelik bu filmde seyirci de oyuncu, alkış da kriz de gerçek.
Bazı filmler vardır…
Senaryosu önceden yazılmıştır ama seyirciye “doğaçlama” diye sunulur.
Oyuncular değişir, sahne değişir, dekor değişir ama final hiç değişmez.
Türk siyaseti de uzun zamandır tam olarak böyle bir sahnenin içinde dönüp duruyor.
Son günlerde CHP kurultaylarının iptali istemiyle açılan davada verilen “mutlak butlan” kararı ve beraberinde gelen siyasi tartışmalar, yalnızca bir partinin iç meselesi değildir. Bu tablo; Türkiye’de siyasetin, yargının ve parti içi mücadelelerin nasıl bir girdabın içine sürüklendiğinin de yeni bir göstergesidir.
Ortaya çıkan manzara öylesine tuhaf ki insan ister istemez bunu bir siyasi hiciv filmi gibi okumaya başlıyor.
Başrollerde eski hesaplaşmalar, kırgınlıklar, koltuk savaşları…
Arka planda görünmeyen eller…
Ön planda ise “demokrasi” adına verilen ama çoğu zaman kişisel iktidar mücadelelerine dönüşen kavgalar…
Bir dönem “değişim” sloganlarıyla yola çıkanların bugün aynı sistemin içinde birbirlerini tasfiye etmeye çalışması, aslında Türkiye siyasetinin kronik hastalığını gözler önüne seriyor:
İsimler değişiyor ama zihniyet değişmiyor.
Siyaset; fikir üretme zemini olmaktan çıkıp güç savaşlarının arenasına dönüştüğünde, ortaya ister istemez trajikomik görüntüler çıkıyor. Dün birbirine omuz verenlerin bugün birbirini mahkeme salonlarında saf dışı bırakmaya çalışması, milletin siyasete olan güvenini biraz daha aşındırıyor.
Asıl tehlikeli olan ise şu:
Toplum artık bu tür gelişmeleri şaşkınlıkla değil, alışmış bir tebessümle izliyor. Çünkü insanlar uzun zamandır siyasetin ilke değil denge, dava değil hesap işi hâline geldiğini düşünüyor.
Bu yüzden bugün yaşanan tartışma sadece bir “kurultay krizi” değildir.
Bu mesele; Türkiye’de siyasi partilerin ne kadar demokratik olduğu, liderlik kültünün ne kadar baskın hâle geldiği ve yargının siyasetin merkezine ne ölçüde taşındığı sorularını yeniden gündeme getirmektedir.
Ortaya çıkan tabloyu bir filme benzetmek belki mizah açısından kolaydır.
Ama unutulmamalıdır ki bu filmin bedelini sinema salonundaki seyirciler değil, ülkenin geleceği ödüyor.
Çünkü demokrasinin senaryosu mahkeme koridorlarında değil; milletin iradesinde yazılmalıdır.







