Bizim Sokak, Bizim Ev Güneş, mahallenin üzerindeki yorgun turunculuğunu yavaş yavaş mor bir serinliğe bırakıyor. Sokağın başında çocuklar son bir gayretle topun peşinde koştururken, evlerin pencerelerinden gelen çatal bıçak sesleri akşamın müjdecisi gibi. Sen, o tanıdık yokuşu tırmanıyorsun. Kalbinin en mutena köşesinde sakladığın o mavi boyalı, belki de ahşap kapının önündesin. Anahtarı çevirmene gerek yok; çünkü içeriden gelen o yaşanmışlık kokusu zaten kapıyı sana çoktan açmış.
Annenin mutfaktaki şarkısı karşılyor seni önce. Ocağın üzerinde tıkırdayan tencerenin buğusuyla karışık, taze pişmiş bir ekmeğin ya da belki de en sevdiğin yemeğin kokusu... Annen, üzerinde çiçekli önlüğüyle mutfakta bir telaş içinde ama yüzünde o dünyayı durduran sükunet var. Seni gördüğünde gözlerinin içi gülüyor. Sadece "Geldin mi yavrum?" diyor. O iki kelime, dünyanın bütün fırtınalarına karşı örülmüş en sağlam duvar gibi geliyor ruhuna. Onun ellerindeki un lekesi bile sana hayatın ne kadar saf ve yalansız olduğunu hatırlatıyor. Sonra babanın ağırbaşlı ama güven veren sesi duyuluyor içeriden. Havadisleri dinlediği radyoyu ya da televizyonu hafifçe kısıyor. Ceketini sandalyenin arkasına asmış, alnındaki günün yorgunluğu seni görünce bir anda dağılıyor. "Gel bakalım," diyor, yanındaki mindere vurarak. Onun varlığı, o evin direği değil, gökyüzü sanki. O evde olduğu sürece başına hiçbir kötülüğün gelmeyeceğini bildiğin o çocuksu, o muazzam emniyet duygusu kaplıyor içini. Babanın bakışlarındaki o derin şefkat, hiçbir kitabın anlatamayacağı kadar büyük bir ders veriyor sana: Sevgi, sessizce orada olmaktır. Ve abin... Odadan çıkıp omzuna dostça bir yumruk atıyor ya da saçlarını karıştırıyor. Belki dışarıdaki maçtan yeni gelmiş, belki elinde bir kitap...
Onunla olan o tatlı atışmalar, aranızdaki o gizli ittifak, sokağın tozunu birlikte yutmuş olmanın verdiği o kopmaz bağ. Abin senin bu hayattaki ilk kahramanın, ilk sırdaşın. Onun bir bakışı, "Korkma, ben buradayım" demenin en fiyakalı yolu. Sofraya oturuyorsunuz. Televizyonun sesi kısık, gönüllerin sesi gür. İmece usulü kurulan o sofrada sadece yemek değil, umut bölüşülüyor. Annen tabağına fazladan bir kaşık koyuyor, baban günün nasıl geçtiğini soruyor, abin seninle şakalaşıyor. Dışarıda dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, o sofranın etrafında zaman duruyor. Hiç kimse gitmeyecekmiş, bu huzur hiç bitmeyecekmiş gibi bir his...
Sokağın lambası cızırdayarak yanıyor dışarıda. Komşu teyze bir kâse ikramla kapıyı çalıyor. Sesler birbirine karışıyor ama hiçbiri gürültü değil; hepsi birer senfoni. Sen o an, o daracık odada dünyanın en zengin insanı olduğunu iliklerine kadar hissediyorsun. Çünkü seviliyorsun, korunuyorsun ve en önemlisi "aitsin". Şimdi o sofranın kokusunu içine çek. Annenin elinin sıcaklığını, babanın güven veren gölgesini ve abinin neşesini ruhuna hapset. Onlar gitmediler; sadece senin kalbinin en korunaklı, en güzel mahallesine taşındılar. Sen her "keşke" dediğinde, onlar orada bir kandil daha yakıyorlar ki yolunu kaybetmeyesin.







