İnsan, sözle yükselir; sözle düşer. Bazen tek bir cümle gönül yapar, bazen tek bir kelime gönül yıkar. Bu yüzden büyükler, “Söz ağızdan çıkana kadar senin esirin, çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.” demiştir. Dil küçük bir organdır ama açtığı yara çok büyüktür. Onun için dinimiz önce kalbi, sonra dili terbiye etmeyi emreder.
Bugün insanlar çoğu zaman doğruyu söylemenin yeterli olduğunu zanneder. Hâlbuki doğruyu söylemek kadar, doğruyu nasıl söylediğimiz de önemlidir. Sert bir doğru, bazen yumuşak bir yanlıştan daha fazla zarar verebilir. Çünkü insan önce sözün şekline bakar, sonra manasını düşünür. Kalbi kırılan kişi, hakikati dinlemez.
Yumuşaklık, müminin süsüdür. Nezaket ise imanın kokusudur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ, Hz. Musa ve Hz. Harun’a Firavun gibi azgın bir zalime giderken bile şöyle buyurur:
“Onunla yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar.”
Firavun’a bile yumuşak konuşulması emredilmişse, sıradan bir mümine sert davranmak nasıl doğru olabilir?
Bir gün Hz. İbrahim (aleyhisselâm) misafirlerine yemek ikram etmişti. Onları sofraya davet etti. Fakat misafirler “Bismillah” demeden yemeye başladılar. Bunun üzerine Hz. İbrahim onları uyardı. Misafirler bu uyarıyı kabul ettiler ve Allah’ın adını anarak yediler.
Burada dikkat edilmesi gereken şey sadece uyarı değildir. Uyarının üslubudur. Eğer kırıcı olsaydı, misafirler inat edebilirdi. Ama nezaket kalbi açtı. Çünkü hakikat zorla değil, hikmetle kabul edilir.
Demek ki insanlara doğruyu öğretmek isteyen kişi önce gönül kazanmalıdır. Gönül kapısı kapalıysa, söz içeri girmez.
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak her müminin vazifesidir. Fakat bu vazifenin de bir edebi vardır. Her doğru her yerde söylenmez. Her söz herkese aynı şekilde anlatılmaz.
Bazen açıkça konuşmak gerekir. Bazen de yalnızken, kimseyi utandırmadan konuşmak gerekir. İnsanların içinde yapılan nasihat çoğu zaman nasihat değil, rencide etmektir. Kırılan kalp ise öğüt almaz; savunmaya geçer.
Maksat haklı çıkmak değildir. Maksat hidayete vesile olmaktır.
Nice insanlar vardır ki tartışmayı kazanır ama insanı kaybeder. Oysa mümin, tartışma kazanmak için değil, gönül kazanmak için konuşur.
Nasihatın da zamanı vardır. Aç olan adama nasihat edilmez, doyurulur. Üzgün olana öğüt verilmez, teselli edilir. Öfkeli olana delil anlatılmaz, sakinleşmesi beklenir. Hikmet budur: Sözü yerinde söylemek.
Gerçek akıl çok konuşmak değil, gerektiği kadar konuşmaktır.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) en doğruyu söylerdi ama asla kırıcı olmazdı. Bir yanlış gördüğünde “Sen niye böyle yaptın?” demezdi.
“Bazı kimseler şöyle yapıyor…” buyururdu.
Kimseyi hedef almaz, kimseyi utandırmazdı. Böylece hem hata düzelir hem kalp incinmezdi.
Bugün en çok kaybettiğimiz sünnetlerden biri de budur: Üslup sünneti.
İnsanlara hitap ederken onların seviyesini bilmek gerekir. Çocuğa başka, gence başka, yaşlıya başka şekilde konuşulur. Alime anlatılan ile cahile anlatılan bir olmaz. Çünkü söz, muhatabına göre değer kazanır.
Sözün en hayırlısı; doğru, yerinde ve ölçülü olandır.
Çok konuşan çok hata yapar. Çok kıran çok yalnız kalır. Ama yumuşak olanın etrafı kalabalık olur. Çünkü insanlar merhametin yanında huzur bulur.
Şeriatın özü üç şeyi bilmektir:
Allah’ı bilmek…
Dini bilmek…
Kendini bilmek…
Allah’ı bilen kibirli olmaz. Çünkü her nimetin O’ndan olduğunu bilir.
Dini bilen sert olmaz. Çünkü Peygamber ahlâkını öğrenir.
Kendini bilen kırıcı olmaz. Çünkü kusurunun farkındadır.
Bu üçünden biri eksik olursa insan yanlış yola sapar.
Allah’ı bilmeyen kalbi katılaşır.
Dini bilmeyen ölçüyü kaybeder.
Kendini bilmeyen herkesi hatalı görür.
Bugün tartışmaların çoğu bilgisizlikten değil, üslupsuzluktan çıkıyor. İnsanlar hakikate değil, birbirine karşı konuşuyor. Ama mümin karşısındakini değil, nefsini yenmeye çalışır.
Unutmayalım:
Sertlik kapıyı kapatır, merhamet açar.
Bağırmak susturur, güzellik düşündürür.
Kırmak uzaklaştırır, yumuşaklık yaklaştırır.
Bir kalbi kazanmak bazen bir ömürlük ibadete vesile olur. Bir kalbi kırmak ise yıllarca yapılacak hayrı silip götürebilir. Çünkü Allah kırık kalbin yanındadır.
Özetle, müminin ahlâkı sadece doğruyu söylemek değil, doğruyu güzel söylemektir. Hakikat kılıç gibi değil, şifa gibi sunulmalıdır. Dilimiz adaletli, kalbimiz merhametli olmalıdır.
Çünkü iman sadece inançta değil, üslupta da görünür.
Ve çoğu zaman insanlar dini, bizim sözlerimizden önce bizim tavrımızdan öğrenir.






