Sabah haberlerini açıyorsunuz…
Bir kavga, bir cinayet, bir saldırı.
Gün içinde sosyal medyaya bakıyorsunuz…
Trafikte yol verme tartışması, komşu kavgası, aile içi şiddet.
Artık şaşırmıyoruz.
İşte asıl tehlike tam da burada başlıyor:
Şiddetin sıradanlaşması.
Eskiden bir cinayet haberi günlerce konuşulurdu.
Şimdi birkaç saat sonra unutuluyor. Çünkü yenisi geliyor.
Toplum olarak acıya, öfkeye ve şiddete karşı duyarlılığımız köreliyor.
Ekranda Başlayan, Sokakta Patlayan Şiddet
Peki bu noktaya nasıl geldik?
Bugün televizyon ekranlarında karşımıza çıkan tablo ortada:
Mafya, çete, silah, intikam, güç ve korku…
İyinin değil, güçlünün kazandığı bir dünya sürekli pompalanıyor.
Gençler bu hikâyelerle büyüyor.
Artık “saygı” korkuya,
“haklılık” güce dönüşüyor.
Bir karakter düşünün:
Silahla konuşuyor, tehdit ediyor, vuruyor, kırıyor…
Ama buna rağmen “karizmatik” gösteriliyor.
İşte kırılma tam burada yaşanıyor:
Kötülük cazip hale getiriliyor.
Elbette sinema ve diziler tek başına suçlu değil.
Ama inkâr edilemez bir gerçek var:
Görülen normalleşir, normalleşen hayatın parçası olur.
Bugün sadece diziler değil…
Yemek programları bile kavga, gerilim ve rekabet üzerinden ilerliyor.
Ekran, huzur değil gerilim üretiyor.
Bir diğer mesele ise siyasetin dili…
Topluma yön verenlerin üslubu sadece kürsülerde kalmaz.
Sertleşen dil, kutuplaştıran söylem ve ötekileştirme…
Hepsi sokakta karşılık bulur.
Çünkü toplum, yukarıda ne görüyorsa aşağıda onu yaşar.
Siyasette kavga varsa sokakta da olur.
Ekranda şiddet varsa hayatta da artar.
Bugün geldiğimiz noktada mesele sadece güvenlik değildir.
Bu bir zihniyet meselesidir.
Şiddeti konuşarak değil, göstererek anlatan bir medya…
İnsanı değil gücü merkeze alan bir anlayış…
Her tartışmayı düşmanlığa çeviren bir dil…
Ortaya çıkan tablo işte budur.
Peki çözüm ne?
Önce şu gerçeği kabul etmeliyiz:
Toplum kendiliğinden bozulmaz.
Onu besleyen kaynaklar bozulursa sonuç kaçınılmaz olur.
Medya sorumluluğunu hatırlamalı.
Şiddeti pazarlayan değil, insanı yaşatan hikâyeler üretmeli.
Siyaset diliyle örnek olmalı.
Ayrıştıran değil, birleştiren bir üslup benimsemeli.
Aile ve eğitim sistemi…
Sadece bilgi değil; ahlak, empati ve merhamet kazandırmalı.
Çünkü şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Yavaş yavaş öğretilir…
Yavaş yavaş normalleşir…
Ve bir gün hayatın merkezine yerleşir.
Bugün sokakta gördüğümüz her öfke patlaması,
uzun süredir biriken bir kültürün sonucudur.
Eğer gerçekten huzurlu bir toplum istiyorsak;
önce dili değiştirmeliyiz,
sonra ekranı,
en sonunda da zihniyeti…
Aksi halde…
Daha çok haber izleriz,
daha çok üzülürüz,
ama hiçbir şeyi değiştiremeyiz.







