Bazı sözler vardır; birkaç kelimeden ibarettir ama insanı uzun uzun düşündürür. Sosyal medyada Çerkes bir çocuğa atfedilen şu söz de bunlardan biridir:
Bir Rus askerinin Çerkes çocuğuna, “Biz ölülerimizi yakıyoruz, siz neden gömüyorsunuz?” diye sorduğu; çocuğun da hiç düşünmeden, “Bizde hazineler gömülür, çöpler yakılır.” cevabını verdiği anlatılır.
Bu olayın tarihî bir belgeyle doğrulanmış olup olmadığı ayrı bir meseledir. Fakat sözün taşıdığı mana oldukça güçlüdür. Çünkü bizim inancımızda insan, öldüğü zaman çöpe dönüşmez. İnsan Allah’ın yarattığı, yaşarken de öldükten sonra da hürmete layık olan bir varlıktır.
Son yıllarda zaman zaman ülkemizde de ölülerin yakılması, krematoryum kurulması meselesi gündeme getiriliyor. “İsteyen yakılsın, isteyen gömülsün” denilerek konu yalnızca bir tercih meselesi gibi sunulabiliyor. Oysa bizim için defin, sadece toprağa bir beden bırakmak değildir. Binlerce yıllık kültürümüzün ve İslam inancımızın ölüm karşısındaki vakarının bir ifadesidir.
Müslüman, ölüsünü yıkarken hürmet eder. Kefenlerken hürmet eder. Omuzunda taşırken hürmet eder. Cenaze namazında saf tutup dua ederken hürmet eder. Sonra onu incitmeden toprağa emanet eder.
Çünkü biz toprağı yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin olarak görmeyiz.
Toprak bizim için vatandır.
Toprak anadır.
Toprak emanettir.
Ve toprak, bağrına aldığı nice hazinenin sessiz bekçisidir.
Çanakkale’ye gidin… Bastığınız toprağın altında bu vatan uğruna canını veren Mehmetçikler vardır. Anadolu’nun herhangi bir köyünün mezarlığına gidin; dedelerimiz, ninelerimiz, analarımız, babalarımız orada yatmaktadır. Bir mezar taşına baktığınızda yalnızca iki tarih görmezsiniz. Arasında yaşanmış koskoca bir ömür görürsünüz.
İşte bunun için toprağın altında defineler de vardır, değer verdiğimiz insanlar da. Ateşe ise eskiden beri işe yaramayan, ortadan kaldırılması gereken şeyler atılır. Çerkes çocuğuna atfedilen sözün insanı sarsan tarafı da buradadır: “Hazineler gömülür, çöpler yakılır.”
Elbette başka milletlerin ve dinlerin cenaze geleneklerini aşağılamak bize yakışmaz. Her toplum kendi inancı ve geleneği doğrultusunda hareket eder. Bizim anlatmamız gereken başkasının ölüsüne nasıl davrandığı değil, bizim kendi ölümüze ve ölümüze bıraktığımız emanete nasıl baktığımızdır.
İslam’da insan bedeni emanettir. Kur’an-ı Kerim’de, “Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık” buyrulur. (İsrâ, 17/70.) Bu şeref yalnız insan güçlü ve sağlıklıyken değildir. Can bedenden ayrıldıktan sonra da cenazenin bir hürmeti vardır.
Peygamber Efendimizin cenazeye gösterdiği saygı da bize önemli bir ölçü verir. Bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalktığında kendisine bunun bir Yahudi cenazesi olduğu söylenince, “O da bir can değil miydi?” buyurduğu rivayet edilir. İşte bizim medeniyetimizin insana bakışı budur.
Biz ölümden sonra insanı yok saymayız.
Mezarlarımız bunun için vardır. Şehitliklerimiz bunun için vardır. Başında Fatiha okuduğumuz mezar taşları bunun için vardır. Bayram sabahlarında anne babamızın mezarına gidip dua etmemiz bundandır.
Bir millet yalnız yaşayanlarına sahip çıkarak millet olmaz; ölülerine, mezarlarına, şehitlerine ve hatıralarına sahip çıkarak da millet olur.
Bugün modernlik adına her eski değeri sorgulamak kolaydır. Fakat her eski olan yanlış olmadığı gibi, her yeni olan da doğru değildir. Bizi biz yapan değerleri kaybettiğimiz gün, yalnız bir geleneği değil, hafızamızı da kaybederiz.
Bizim medeniyetimiz ölüsünü ateşe teslim eden değil, duayla toprağa emanet eden bir medeniyettir.
Çünkü toprak örter ama unutturmaz.
Toprak çürütür ama hatırayı yok etmez.
Ve bazen toprağın altında altından, gümüşten çok daha kıymetli hazineler yatar:
Bir anne… Bir baba… Bir şehit… Bir vatan evladı…
Onun için çocuklarımıza mezarlığın korkulacak bir yer değil, geçmişimizin sessiz emanethanesi olduğunu öğretelim.
Unutmayalım:
Defineler toprağın altında saklanır.
Çöpler ise yakılır.
İnsan ise her hâliyle her zaman hürmete layıktır. Dostlar.






