Türkiye’de asıl mesele kadınların çalışması değil; milyonlarca ailenin artık çalışmadan geçinememesi. Tartışılması gereken konu ise üretimden eğitime, aile yapısından gençlerin geleceğine kadar büyüyen sosyal sorunlar.
İddialara ve basında yer alan haberlere göre, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kadın TIR şoförü sayısını artırmaya yönelik yeni bir proje başlattı. Tanıtım programına Ulaştırma Bakanı’nın da katıldığı ifade edildi. Kadınların farklı sektörlerde daha fazla yer almasını hedefleyen bu tür projeler kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, beraberinde Türkiye’nin sosyal ve ekonomik gerçeklerine dair tartışmaları da gündeme taşıdı.
Bugün Türkiye’de en hızlı büyüyen alanın ekonomi ya da üretim değil, umutsuzluk olduğu yönündeki değerlendirmeler toplumun geniş kesimlerinde karşılık buluyor. Bir tarafta diplomalı işsizler, diğer tarafta mesleksiz bırakılmış gençler; öte yanda ise geçim sıkıntısı nedeniyle çalışmak zorunda kalan anne ve babalar bulunuyor.
Gazeteci-yazar Halis Özdemir’in yaptığı “beka” uyarısı da bu açıdan dikkat çekiyor. Türkiye’nin yalnızca sınır güvenliği açısından değil; nüfus yapısı, üretim gücü ve sosyal dengeler bakımından da önemli risklerle karşı karşıya olduğu değerlendiriliyor.
Ancak tartışmanın merkezinde kadınların çalışması değil, ekonomik şartların aileleri buna mecbur bırakması gerektiği vurgulanıyor. Geçmişte tek maaşla geçinebilen ailelerin bugün iki kişinin çalışmasına rağmen ay sonunu getirmekte zorlandığına dikkat çekilirken; yükselen kiralar, düşen alım gücü ve gençlerin evlilikten uzaklaşması sosyal yapıyı doğrudan etkiliyor.
Uzmanlara göre doğum oranlarının düşmesinin temel nedeni özgürleşme değil, geleceğe duyulan güvensizlik. Ekonomik kaygılar nedeniyle gençler evlenemiyor, evlenen çiftler ise çocuk sahibi olma konusunda çekimser davranıyor.
Eğitim sistemi de eleştirilerin merkezinde yer alıyor. Üniversite sayısındaki artışa rağmen nitelikli ara eleman eksikliğinin büyüdüğü belirtilirken; sanayide kaynakçı, çırak ve teknik personel bulunamazken, yüz binlerce genç atanmayı bekliyor. Bu durum plansız eğitim politikalarının sonucu olarak değerlendiriliyor.
Meslek liselerinin geri planda bırakılması, üretim kültürünün zayıflaması ve gençlerin yalnızca masa başı işlere yönlendirilmesi de önemli sorunlar arasında gösteriliyor. Sosyal medya etkisiyle oluşan “kolay hayat” algısının üretimden uzak bir gençlik ortaya çıkardığı ifade ediliyor.
Kadın meselesine ilişkin değerlendirmelerde ise iki uç yaklaşımın da doğru olmadığı belirtiliyor. Kadını yalnızca iş gücü olarak görmek kadar, hayatını sadece evle sınırlandıran anlayışın da toplumsal dengeye zarar verdiği ifade ediliyor. Asıl önemli olanın ise kadınların hangi hayatı tercih ederse etsin ekonomik baskı altında kalmaması olduğu vurgulanıyor.
Uzmanlara göre annelik de toplum için büyük bir emek ve değer taşıyor. Bu nedenle ev hanımlığını küçümseyen yaklaşım kadar, kadınların sosyal hayattan dışlanmasını savunan anlayış da sağlıklı bulunmuyor.
Türkiye’nin temel sorununun gelir dağılımındaki adaletsizlik, gençlerin geleceğe dair umut kaybı, üretim yerine tüketimin teşvik edilmesi ve liyakat sisteminin zayıflaması olduğu yönündeki görüşler ise giderek daha fazla dillendiriliyor.
Toplumun yeniden güçlü bir yapıya kavuşabilmesi için gençleri meslek sahibi yapacak eğitim sistemine, aileyi ekonomik olarak destekleyecek politikalara, üretimi teşvik eden ekonomik modele ve adalet duygusunu güçlendirecek yönetime ihtiyaç olduğu ifade ediliyor.
Çünkü güçlü devletin yalnızca savunma gücüyle değil; üreten aile yapısı, umutlu gençliği ve adaletli sistemiyle ayakta kalabileceği belirtiliyor.







