Tarım arazilerini korumak, bir ülkenin geleceğini korumaktır. Bu tartışılmaz. Nitekim Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılması Hakkında Yönetmelik ile getirilen yeni düzenlemeler de bu amaca dayanıyor: plansız yapılaşmayı önlemek, verimli toprakları betonlaşmadan kurtarmak.
Ancak mesele sadece “ne yapıldığı” değil, “ne zaman ve nasıl yapıldığıdır.”
Bugün Anadolu’nun dört bir yanında insanlar, yıllar boyunca göz göre göre oluşan bir düzenin parçası oldular. “Hobi bahçesi” dediler, küçük bir kaçış alanı kurdular. Kimi emekliliğinin huzurunu, kimi çocuklarının doğayla bağını o topraklarda büyüttü. Elektrik bağlandı, su çekildi, yollar açıldı. Sessiz bir kabulleniş vardı. Daha doğrusu, sessiz bir izin…
Şimdi ise aynı insanlara dönülüp deniliyor ki: “Bunlar kaçak. Yıkılacak.”
Peki sormak gerekmez mi?
Bu yapılar bir gecede mi ortaya çıktı?
Denetim mekanizmaları neden yıllarca işletilmedi?
Kamu otoritesi neden bu sürecin dışında kaldı — ya da kaldıysa neden şimdi hatırladı?
Bir hukuk devleti, sadece kural koyan değil; o kuralları zamanında, eşit ve öngörülebilir şekilde uygulayan devlettir. Geciken hukuk, çoğu zaman adalet üretmez; mağduriyet üretir.
Elbette tarım arazileri korunmalıdır.
Elbette kaçak yapılaşmaya göz yumulmamalıdır.
Ama yıllarca fiilen oluşmuş bir durumu, hiçbir geçiş süreci tanımadan, hiçbir sosyal boyut gözetmeden “yıkım” ile çözmeye çalışmak; hukuki olduğu kadar vicdani bir tartışmayı da beraberinde getirir.
Devletin gücü, sadece yaptırım uygulama kapasitesinden gelmez. Aynı zamanda öngörülebilirlik, istikrar ve en önemlisi güven üretme kabiliyetinden gelir.
Bugünden sonra yapılması gereken uygulama nettir:
Yeni kaçak yapılaşmaya kesin ve tavizsiz şekilde engel olunmalı.
Ancak mevcutta yıllardır kullanılan alanlar için;
- makul bir uyum süreci,
- belirli kriterlerle sınırlı yasallaştırma seçenekleri,
- ya da kademeli dönüşüm modelleri geliştirilmelidir.
Çünkü o yapılar sadece beton değil.
İçinde birikmiş emek var.
Beklentiler var.
Ve en önemlisi, devlete duyulan güven var.
Unutulmamalıdır ki bir devleti ayakta tutan sadece yasalar değildir.
O yasalara duyulan inançtır.
Eğer vatandaş, bugün yaptığı şeyin yarın “suç” sayılacağından endişe etmeye başlarsa, orada sadece yapılar değil; toplumsal güven de çatırdamaya başlar.
Tarım arazilerini koruyalım, evet.
Ama bunu yaparken insanları ezmeden, geçmişin hatalarını tek taraflı yüklemeden ve en önemlisi adalet duygusunu zedelemeden yapalım.
Çünkü bazı yıkımlar vardır ki…
Sadece duvarları değil,
geleceğe olan inancı da beraberinde götürür.







