“Alimin şaşkını gökte yıldız sayarken önündeki çukura düşermiş.” Toplum olarak tuhaf bir alışkanlık geliştirdik: anlamaktan çok yargılamaya, dinlemekten çok konuşmaya, çözmekten çok saf tutmaya meyilliyiz. Herkesin fikri var ama pek azının derdi var. Bir kesim, döküleni cilalayıp “sağlam” diye sunarken; diğer kesim, neyi yıktığını bile umursamadan eleştirinin cazibesine kapılıyor. Ortada ise ne hakikat kalıyor ne de hakkaniyet. Oysa en zor ama en gerekli cümle şu: “Belki haklılık iki yanda da vardır.” Bu gürültünün bir başka yansımasını ise inanç alanında görüyoruz. Son yıllarda özellikle sosyal medya ve popüler kültürün etkisiyle, inanç giderek daha görünür ama aynı ölçüde daha yüzeysel bir hâl alıyor. Gösteriş, içeriğin önüne geçiyor. Mahviyetin yerini vitrin, tevazunun yerini teşhir alıyor. Lüks yaşamların dini sembollerle süslenerek meşrulaştırılması, sadece bir çelişki değil; aynı zamanda bir aşınma. İnancın özü, yani insanı dönüştüren, arındıran ve sorumluluk yükleyen tarafı geri planda kalıyor. Dış görünüşün parıltısı, iç dünyanın derinliğini gölgeliyor. Burada mesele, bireylerin tercihlerini yargılamak değil; bir yön kaybını fark etmek. Çünkü inanç, özü itibarıyla bir gösteri değil, bir yolculuktur. Ve bu yolculuk, başkalarına nasıl göründüğümüzden çok, kendimize ne kadar dürüst olduğumuzla ilgilidir. Peki çıkış yolu nerede? Belki de cevap, yine o eski meselde saklı: Başımızı gökten biraz indirip, ayağımızın altına bakmakta. Büyük idealler kurmadan önce küçük ama sahici adımlar atmakta. Başkalarını düzeltmeye çalışmadan önce kendimizle yüzleşmekte. Eğitimde daha fazla değer ve anlam odaklı yaklaşımlara ihtiyaç var. Medyada daha fazla sorumluluk ve daha az yüzeysellik… Sivil alanda daha çok samimiyet ve örneklik… Ama en önemlisi, birey olarak kendi hayatımızda sadeleşmeye cesaret etmek. Çünkü dönüşüm, yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru gerçekleşir. Evet, bu kolay değil. Ama imkânsız da değil. Hâlâ düşünen, sorgulayan ve içtenlikle anlamaya çalışan insanlar var. Hâlâ susup dinlemenin kıymetini bilenler, gösterişten uzak durmayı tercih edenler var. Belki de umut tam burada: Gürültünün ortasında sessiz kalabilenlerde, kalabalığın içinde kendi vicdanını kaybetmeyenlerde… Aksi halde, hepimiz kendi çukurumuza düşecek ve suçu başkalarında aramaya devam edeceğiz.
Bu söz, yalnızca bireysel bir dalgınlığı değil; çağın ruhunu anlatan bir aynayı andırıyor. Zira bugün hepimiz biraz o âlim gibiyiz. Gözümüz yukarıda, dilimiz büyük sözlerde, zihnimiz karmaşık tartışmalarda… Ama hemen önümüzde duran hakikati, yanı başımızdaki kırılganlığı, kalbimizin içindeki boşluğu çoğu zaman ıskalıyoruz.
Bu cümleyi kurabilmek, sadece zihinsel değil ahlaki bir olgunluk gerektirir. Çünkü bu, egoyu geri çekmek, anlamaya alan açmak demektir. Bugün eksikliğini en çok hissettiğimiz şey de tam olarak bu: sükûnetle düşünmek ve sahiden dinlemek.
Oysa gerçek bilgelik, yıldızları saymakla değil; yere sağlam basmakla başlar.







