Şunu en baştan açıkça söyleyelim:
Ne sigarayı ne de içkiyi savunuyoruz. Kimseye de tavsiye etmiyoruz. Mesele bu değil.
Mesele, hangisinin neye yol açtığı.
Bugüne kadar “sigara yüzünden bir ailenin topluca katledildiğini” duydunuz mu?
Sigara içti diye gözünü kırpmadan cinayet işleyen, direksiyon başına geçip onlarca canı hiçe sayan birini gördünüz mü?
Ama uyuşturucu için aynı şeyi söyleyemiyoruz.
Uyuşturucu haplar, sentetik maddeler ve benzer kimyasallar;
ana–baba demeden ailesini katledenleri,
çocuğunu gözünü kırpmadan harcayanları,
trafikte bir canavara dönüşüp masum insanları biçenleri
artık “istisna” olmaktan çıkardı.
Burası artık bireysel bir tercih alanı değil; toplumsal bir yıkım alanı.
Buna rağmen devletin ve toplumun refleksi ters yönde çalışıyor.
Sigara ve içkiyle sert, görünür, alkış alan bir mücadele yürütülüyor.
Ama uyuşturucuya gelince suskunluk, dağınıklık ve ürkeklik hâkim.
Sormak zorundayız:
Neden?
Çünkü sigarayla mücadele kolaydır. Karşısında örgütlü bir güç yoktur.
Ama uyuşturucuya dokunmak cesaret ister; çünkü arkasında para vardır, ağlar vardır, mafya vardır.
Ve bu düzen sadece sokakta kurulmaz.
Ekranlarda beslenir.
Mafya düzenini “karizma”, şiddeti “güç”, suçu “başarı” gibi sunan dizilerle meşrulaştırılır.
Sonra da çocuklarımıza “neden bu hale geldiniz?” diye sorulur.
Gerçek ahlâk mücadelesi buradan başlar:
Uyuşturucuya sıfır tolerans,
onu pazarlayan kültüre sıfır hoşgörü,
onu romantize eden dile açık müdahale.
Eğer bir toplumda ahlâk, sadece sigara içenle ölçülüyorsa;
ama ailesini katleden uyuşturucu bağımlısının arkasındaki düzen görmezden geliniyorsa,
orada ahlâk değil ikiyüzlülük vardır.
Artık açık konuşmak gerekiyor:
Toplumu kurtaracak olan vitrin yasakları değil,
gerçek kötülükle yüzleşme cesaretidir.
Ve bu cesaret gösterilmedikçe,
sigarayla uğraşırken çocuklarımızı uyuşturucuya kurban vermeye devam ederiz.
Sen gönderdin
Kur’an ahlâkı bize şunu öğretir:
Kötülükle mücadele, sembollerle değil sonuçlarla yapılır.
“Bir canı haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” buyruğu (Maide, 32), meselenin ölçüsünü açıkça ortaya koyar.
Bir alışkanlık insanın kendisine zarar veriyorsa elbette yanlıştır.
Ama bir zehir aileleri dağıtıyor, çocukları katil yapıyor, masumları mezara gönderiyorsa; işte orada durmak, susmamak ve köküne inmek farzdır.
Kur’an ahlâkı bize şunu öğretir:
Kötülükle mücadele, sembollerle değil sonuçlarla yapılır.
“Bir canı haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” buyruğu (Maide, 32), meselenin ölçüsünü açıkça ortaya koyar.
Bir alışkanlık insanın kendisine zarar veriyorsa elbette yanlıştır.
Ama bir zehir aileleri dağıtıyor, çocukları katil yapıyor, masumları mezara gönderiyorsa; işte orada durmak, susmamak ve köküne inmek farzdır.
Kur’an, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı; güçlüye göre değil, hakikate göre yapmayı emreder.
Kolay hedeflerle uğraşıp zor olanı görmezden gelmek, ne adalettir ne de ahlâktır.
Zira Kur’an ahlâkı vitrinle değil, vicdanla ilgilenir.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla yasak değil;
daha fazla adalet,
daha fazla sorumluluk,
daha fazla cesarettir.
Çünkü ahlâk, kötülüğün küçük olanını seçip onunla oyalanmak değil;
insanı ve toplumu kökten çürüteni durdurabilme iradesidir.
Ve bu irade gösterilmedikçe,
hesabı da vebali de ağır olacaktır.







