Hiçbir kurumla, kuruluşla ya da kişiyle kişisel bir meselemiz yok. Derdimiz bağcıyla değil; üzüm yemek. Ancak ne zaman bir siyasi hesaplaşma başlasa, bedelini hep bu ülkenin kıymetli değerleri, yerli ve milli kurumları, yıllarca binlerce insanın emeğiyle var olmuş yapılar ödüyor. Hedef alınan sadece isimler değil; toplumsal hafızamız, üretim gücümüz, istihdamımız ve en önemlisi, ortak geleceğimiz.
Eleştiri elbette olacak. Eleştirisiz bir toplum, körleşmiş bir topluluktur. Ama eleştirinin dili vicdanla, yöntemi akılla olmalı. Sırf bir görüşe, bir partiye ya da bir şahsa olan öfkeyle, yılların emeğini bir kalemde silip atanlara sessiz kalmak, en az o yıkıcılık kadar zararlıdır. Boykot çağrılarıyla insanlar arasında kutuplaşmayı körüklemek, toplumu kamplara ayırmak, geleceğimizi karartır.
Gerçek insanlık; kimden, nereden, hangi cenahtan gelirse gelsin her türlü adaletsizliğe, baskıya ve zulme karşı durabilmektir. Taraf olmak zorundaysak, hakkın ve hakikatin tarafında durmak zorundayız. Günü geldiğinde hesaplaşmalar olur, yanlış yapan bedelini öder. Ama bizler o gün geldiğinde utanmayacağımız bir vicdanla, temiz bir geçmişle bakabilmeliyiz kendimize.
Çünkü mesele sadece bugün değil; yarına nasıl bir iz bırakacağımızdır.
Bugün bize düşen görev, fikrimizi özgürce dile getirirken bunu karşıtlık üzerinden değil, ilke üzerinden yapmaktır. Onurumuzu, vicdanımızı ve ortak değerlerimizi siyasi kutupların dışında tutmaktır. Çünkü bu ülkenin geleceği, farklı görüşlere sahip olsa da aynı çatı altında yaşamayı bilen insanların omuzlarında yükselecektir.
Boykotla, karalamayla, itibarsızlaştırmayla değil; diyalogla, anlayışla, saygıyla bir arada durabiliriz.







