28 Şubat'tan Ders Almak: Adalet Herkes İçin Gereklidir.
28 Şubat, bu milletin hafızasında derin izler bırakan zor bir dönem olarak yerini koruyor. O günleri yaşayanlar; korkuyu, tedirginliği, dışlanmayı ve geleceğe dair kaygıları çok iyi hatırlar. İnancı sebebiyle ötekileştirilen, eğitim hakkı engellenen, evladının yarını için endişe duyan nice insan oldu. Bunları unutmak mümkün değildir.
Ancak mesele sadece geçmişte yaşananları hatırlamak değildir. Asıl önemli olan, tarihten ders çıkarabilmektir. Çünkü tarih, ibret alınmadığında farklı aktörlerle ve farklı yöntemlerle kendini tekrar edebilir.
Bugün geçmişin muhasebesini yaparken kendimize şu soruları da sormamız gerekiyor: İnsanımız huzurlu mu? Kalpler güven içinde mi? Sofralar bereketli mi? Gençler geleceğe umutla bakabiliyor mu? Eğer bir toplumda korku, kaygı, adaletsizlik ve geçim sıkıntısı hâlâ gündemin önemli başlıkları arasında yer alıyorsa, hepimizin dönüp kendimizi sorgulaması gerekir.
Kur'an-ı Kerim bizlere adaleti emreder. Güç ve imkân kimde olursa olsun, haksızlığın karşısında durmayı öğretir. Dün Atatürk'ü ve Cumhuriyet değerlerini kendi anlayışları doğrultusunda yorumlayarak baskı kuran zihniyet nasıl eleştirildiyse, bugün dini söylemleri kullanarak insanları korkutmak, ayrıştırmak veya baskı altına almak da aynı şekilde eleştirilmelidir. Çünkü din; korkutmanın değil, merhametin, hakkaniyetin ve vicdanın adıdır.
Müslüman için ölçü şahıslar değil, ilkelerdir. Ölçü; adalet, emanet, ehliyet ve kul hakkıdır. Bu nedenle dün yaşanan mağduriyetlerden şikâyet ederken, bugün aynı yanlışların farklı gerekçelerle tekrarlanmasına da sessiz kalmamak gerekir.
Bu noktada, dini değerleri ön planda tutan ve Hz. Ömer'in adaletini örnek gösteren siyasetçilere ve yöneticilere bir vatandaş olarak bazı sorular yöneltmek istiyorum:
Siyasi veya bürokratik güce sahip bir kişinin, oğlunu, akrabasını ya da yakın çevresinden birini önemli görevlere getirmesi ne kadar doğrudur?
Liyakat yerine akrabalık veya yakınlık ilişkilerinin tercih edilmesi, toplumun adalet duygusunu zedelemez mi?
Kamuda görev dağılımında ehliyet ve emanet ilkelerinin geri planda kalması, hakkı yenilen insanların vicdanında soru işaretleri oluşturmaz mı?
İslam'ın adalet anlayışı, görevin ehline verilmesini emrederken; yakınlık ilişkilerinin ön plana çıkması hangi ölçüyle açıklanabilir?
Bu sorular herhangi bir kişiyi hedef almak için değil, hepimiz için geçerli olan evrensel bir ilkeyi hatırlatmak için sorulmaktadır. Çünkü adalet, sadece muhalefetteyken talep edilen bir değer değil; iktidardayken de titizlikle korunması gereken bir emanettir.
Toplumun bir kesiminde, dini değerlerin siyasi çıkarlarla birlikte anılmasının gençlerin dine bakışını olumsuz etkilediğine dair kaygılar bulunmaktadır. Bu nedenle yöneticilerin yalnızca sözleriyle değil, davranışlarıyla da örnek olmaları büyük önem taşımaktadır. İnsanlar söylenenlerden çok, yapılanlara bakar.
Eğer gerçekten 28 Şubat'tan ders çıkardıysak, kimsenin kimseye korku yaşatmadığı, inancın da ideolojinin de baskı aracı hâline getirilmediği bir toplumsal iklim inşa etmek zorundayız. Adaletin kişilere göre değişmediği, liyakatin esas alındığı, kul hakkının titizlikle korunduğu bir yönetim anlayışı hepimizin ortak hedefi olmalıdır.
Hepimiz bu ülkenin insanıyız. Duamız da gayretimiz de şu olmalıdır: Allah bu millete bir daha korku ve yokluk günleri yaşatmasın. Yönetenlere adalet, yönetilenlere sabır, basiret ve feraset versin. Çünkü gerçek güç, insanlara hükmetmekte değil; adil kalabilmektedir.







