Son günlerde fon yolsuzluğu iddialarıyla gündeme gelen gelişmeler üzerinden, “İslami usullerle soyuluyoruz” denilerek insanların inancıyla dalga geçilmesi gerçekten üzücü.
İşin içine başörtüsü, dinî değerler ve İslami referanslar girdiğinde bu üzüntü daha da derinleşiyor. Çünkü kamuoyuna yansıyan iddiaların odağında, başörtülü kimlikleriyle tanınan, İslami değerleri referans göstererek toplumdan destek görmüş bazı isimlerin ve yakın çevrelerinin bulunması, meselenin toplumsal vicdandaki ağırlığını artırıyor.
Unutulmamalıdır ki bu dava, 28 Şubat zihniyetine karşı bedel ödeyerek büyümüş bir davadır. Bu uğurda eğitiminden mahrum bırakılan, görevinden uzaklaştırılan, hapis yatan, türlü mağduriyetlere katlanan binlerce insan vardır.
28 Şubat sürecini görmüş, başörtüsü mücadelesinin mağduriyetlerini yaşamış biri olarak bugün yaşananları büyük bir üzüntüyle takip ediyorum.
Çünkü dün başörtüsü nedeniyle üniversite kapılarında bekletilen, mesleğinden edilen, inancı yüzünden ayrımcılığa uğrayan insanların mücadelesi; bugün hiçbir kimsenin kişisel çıkarına, siyasi ikbaline veya ekonomik menfaatine kalkan yapılamaz.
Liyakat Nerede, Adalet Nerede, Kul Hakkı Nerede?
Bir tarafta milyonlarca üniversite mezunu genç, iş bulabilmek için yıllarca sınavlara hazırlanıyor, atama bekliyor. Diğer tarafta istisnai kadrolar üzerinden eşin, dostun ve akrabanın herhangi bir yarışma sınavına tabi tutulmadan devlet kadrolarına yerleştirildiği yönündeki iddialar kamuoyunda tartışılıyor.
Soruyoruz:
İki yıl bakanlık yapmış bir kişinin, 60 özel kalem müdürü ataması gerçekleştirdiği yönündeki iddiaların izahı nedir? Bu uygulamanın liyakatle, adaletle ve kul hakkıyla bağdaştırılabilecek bir tarafı var mıdır?
Üstelik kamuoyuna yansıyanlar yalnızca bu iddialardan ibaret. Daha neler yaşandığını, hangi imkânların kimlere aktarıldığını henüz bilmiyoruz.
Devlet kadroları birilerinin eşine, dostuna, akrabasına dağıtacağı aile mirası mıdır?
Devlet yönetimi, emanettir. Kamu görevi, şahsi tasarruf alanı değildir. Bir gencin yıllarca emek vererek ulaşamadığı bir makama, bir başkasının tanıdık ilişkileri üzerinden getirildiği iddiası yalnızca liyakat meselesi değil, aynı zamanda milyonların hakkına yönelik bir vicdan meselesidir.
Diğer tarafta milyonlarca emekli geçim mücadelesi verirken, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken; fon ve borsa işlemlerinde manipülasyon yapıldığı, bazı kişilerin olağanüstü kazançlar elde ettiği yönündeki iddialar da toplumun vicdanını yaralıyor.
Bir milyon liralık sermayenin kısa sürede yüz milyonlara ulaştığı iddia ediliyorsa bunun hesabı verilmelidir.
Bu kazançların kaynağı nedir? Piyasa kuralları herkes için eşit mi uygulanmıştır? Küçük yatırımcının birikimi ve hakkı nasıl korunmuştur?
Bu soruların cevabı verilmeden toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Cumhurbaşkanı'nın Mesajı ve Tabanın Beklentisi
Sayın Cumhurbaşkanı'nın konu ile ilgili yaptığı konuşmada, son günlerde fon yolsuzluğu iddialarıyla gündeme gelen gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi ve tabanın hassasiyetlerini dikkate alacağı yönünde mesajlar vermesi önemlidir.
Özellikle şu sözleri, AK Parti tabanında karşılık bulmuş ve yıllardır eleştiri ve uyarılarını dile getiren kesimlere umut vermiştir:
“Fon meselesinin kendi tabanımız ve özellikle yıllardır bize destek veren camiamız tarafından yakından takip edildiğini gayet iyi biliyoruz.
İnancımızın bir gereği olarak ‘emri bil maruf, nehyi anil münker’ çizgisini hatırlatan her türlü teklif ve tenkidi elbette önemsiyoruz.
AK Parti sadece kadrolarıyla değil, aynı zamanda hakikati söyleyen çelik çekirdeğiyle de nevi şahsına münhasır bir harekettir.
Ne mutlu bize ki soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyen bir seçmenimiz var.
Bizi bugünlere getiren, önce yüce Allah’ın yardımı, sonra aziz milletimizin desteği, bunlarla birlikte irşat ve ikaz görevlerini layıkıyla yapan gönül dostlarımızın varlığıdır.
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da makul ve yapıcı zeminde kırmayı, dökmeyi değil; inşa etmeyi, yol göstermeyi amaçlayan eleştirilere kulak vermeye inşallah devam edeceğiz.”
Bu sözlerin kıymeti, yalnızca söylenmiş olmasında değil, gereğinin yerine getirilmesinde ortaya çıkacaktır.
Çünkü tabanın beklentisi ayrıcalık değil adalettir. Susmak değil, yanlışın düzeltilmesidir. Eleştirenlerin susturulması değil, haklı uyarılarının dikkate alınmasıdır.
İnancımızın emrettiği de budur: İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe karşı durmak ve kimden gelirse gelsin haksızlığa itiraz etmek.
Yolsuzluğun Partisi, İnancın Siyaseti Olmaz!
Yaşanan son gelişmeler, muhalefet partilerine mensup belediyeler hakkında gündeme gelen yolsuzluk iddialarını ve bu kapsamda yürütülen operasyonları da kamuoyunun gündeminde ikinci plana itti.
Elbette hangi belediyede, hangi partide ve hangi makamda olursa olsun kamu kaynaklarının kötüye kullanıldığı iddiaları araştırılmalı, varsa sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir.
Ancak toplumun asıl sorguladığı mesele, herkese aynı hukukun, aynı hassasiyetin ve aynı ölçünün uygulanıp uygulanmadığıdır.
Bir tarafta muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar konuşulurken, diğer tarafta iktidar çevreleriyle ilişkilendirilen iddiaların yeterince aydınlatılmadığı yönündeki kanaat, adalete ve siyaset kurumuna duyulan güveni zedeliyor.
Birinin yolsuzluk iddiası diğerinin iddiasını ortadan kaldırmaz. Bir yanlış, başka bir yanlışa mazeret olamaz.
Yolsuzluğun partisi olmaz. Haksızlığın siyasi kimliği olmaz. Hukuk, kişiye ve partiye göre değişmez.
Millet artık kimin hangi partiden olduğundan çok, kimin ne yaptığına, kimden hesap sorulduğuna ve kimin hesap vermekten kaçındığına bakıyor.
Bugün vatandaşın dilinden şu cümleler dökülmeye başladı:
“Bunlar gitsin de kim gelirse gelsin!”
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü bu sözler yalnızca mevcut yönetime duyulan tepkiyi değil, insanların siyaset kurumuna, adalet mekanizmasına ve geleceğe ilişkin umutlarında meydana gelen aşınmayı da gösteriyor.
Bir ülkede insanlar artık kimin geleceğini değil, mevcut durumun bir an önce değişmesini konuşmaya başlamışsa burada ciddi bir güven sorunu var demektir.
En Büyük Yara, İnancın İstismar Edilmesidir
Bütün bunların başörtüsü ve inanç üzerinden tartışılır hâle gelmesi ise meselenin en acı tarafıdır.
Bugün ortaya atılan iddialar ve bunlarla ilişkilendirilen kişiler nedeniyle İslamiyet'in toplumsal temsili ve başörtüsünün yıllarca verilen mücadeleyle kazandığı itibarın zarar görmesi ihtimali hepimizi düşündürmelidir.
Oysa başörtüsü birilerinin siyasi gücünün, makamının veya çıkarının sembolü değildi.
Başörtüsü; inancın, özgürlüğün, onurun ve inancı uğruna bedel ödeyen insanların mücadelesinin sembolüydü.
28 Şubat döneminde başörtüsü için mücadele eden, eğitiminden, mesleğinden ve özgürlüğünden olan insanların mücadelesi, bugün hiç kimsenin kişisel çıkarlarına kalkan yapılamaz.
O gün bedel ödeyenler, başörtüsünü siyasi bir imtiyaz, dini de bir kazanç kapısı olarak görmedi. İnancını hiçbir zaman kişisel menfaatlerinin aracı hâline getirmedi.
İslamiyet'in itibarı, insanların kullandığı siyasi söylemlerle değil; temsil ettikleri ahlak, adalet, dürüstlük ve kul hakkına gösterdikleri hassasiyetle ölçülür.
Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, hakkındaki iddialar tarafsızca araştırılmalı, sorumluluğu bulunanlar hukuk önünde hesap vermelidir.
Hiç kimse başörtüsünün, dinin veya mukaddes değerlerin arkasına sığınarak hesap vermekten kaçınmamalıdır.
Çünkü inanç, insana ayrıcalık değil, daha büyük bir sorumluluk yükler.
Sarık leke götürmez; ancak sarığı taşıyanın ahlakı, adaleti ve kul hakkına riayeti de sorgulanamaz değildir.
28 Şubat mağdurlarının mücadelesi makam, mevki veya çıkar mücadelesi değildi. Hak, hukuk, adalet ve inandığımız değerlerin mücadelesiydi.
Dün başörtüsü için bedel ödeyenler, bugün başörtüsünün ve inancın istismar edilmesine de sessiz kalamaz.
Bizim derdimiz başörtüsü değil, başörtüsünün arkasına saklanan istismardır.
Bizim itirazımız inanca değil, inancın çıkar aracı hâline getirilmesinedir.
Bizim mücadelemiz bir siyasi tarafı korumak ya da diğerini aklamak değil; kim yaparsa yapsın haksızlığın karşısında durabilmektir.
Çünkü adalet, yalnızca karşı mahalleye uygulanınca adalet olmaz. Liyakat, yalnızca başkalarından beklenince anlam taşımaz. Kul hakkı, yalnızca başkaları ihlal ettiğinde hatırlanacak bir kavram değildir.
İnancımızı istismara, başörtümüzü şahsi çıkarlara, devletimizi eşe dosta, adaleti siyasi hesaplara teslim edemeyiz.
En çok da buna üzülüyoruz.






