Gazetecilik yaptığım dönem, Türk siyasetinin en renkli ve en güçlü liderlerinin aynı anda sahnede olduğu yıllardı. Bir tarafta Demirel'in devlet tecrübesi, Özal'ın reformcu vizyonu, Erbakan'ın dava siyaseti, Türkeş'in milliyetçi çizgisi, Ecevit'in halkçı söylemi, Erdal İnönü'nün nezaketi ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun samimiyeti vardı. O yılları yaşamış ve Konya ile Karaman'da sahadan takip etmiş bir gazetecinin tanıklığıyla 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'i vefatının 11. yılında rahmet ve minnetle anarken, ister istemez hafızam beni yıllar öncesine götürüyor.
1986 ile 1997 yılları arasında Konya ve Karaman'da gazetecilik yaptığım o yıllar Türk siyasetinin en hareketli, en tartışmalı ama aynı zamanda en renkli dönemleriydi. Bugün geriye dönüp baktığımda, farklı görüşlerden siyasetçilerin ülke meseleleri için verdikleri mücadeleyi, birbirlerine yönelik sert eleştirilerine rağmen korudukları siyasi nezaketi ve devlet ciddiyetini daha iyi anlıyorum.
Süleyman Demirel vardı...
Anadolu'nun dilini bilen, halkın arasından çıkmış, siyasetin hemen her makamında bulunmuş bir devlet adamıydı. Eleştirilirdi, tartışılırdı ama devlet tecrübesi ve kriz yönetimindeki mahareti herkes tarafından kabul edilirdi. "Dün dündür, bugün bugündür" sözü kadar, uzlaşma kültürünü temsil eden yönüyle de Türk siyasetinde derin izler bıraktı.
Turgut Özal vardı...
Türkiye'yi dünyaya açan, ekonomide ve bürokraside ezberleri bozan bir liderdi. O dönemde yapılan birçok reformun etkilerini bugün hâlâ yaşamaya devam ediyoruz. Kimileri onu çok sever, kimileri çok eleştirirdi; fakat hiç kimse Türkiye'nin değişim sürecinde oynadığı rolü inkâr edemezdi.
Necmettin Erbakan vardı...
Siyaseti bir makam mücadelesinden ziyade bir dava olarak gören ender liderlerden biriydi. Milli Görüş hareketiyle milyonlarca insanın düşünce dünyasını etkiledi. İnandığı değerlerden taviz vermeden siyaset yapmaya çalıştı. Sevenleri için bir liderden öte bir dava adamıydı.
Alparslan Türkeş vardı...
Milliyetçi hareketin sembol ismiydi. Kararlı duruşu, teşkilatçılığı ve ülkücü gençlik üzerindeki etkisiyle Türk siyasi tarihinin önemli figürlerinden biri olarak hafızalarda yer aldı.
Bülent Ecevit vardı...
Hitabeti güçlü, halkla iletişim kurabilen, şiir yazan ve mütevazı yaşam tarzıyla dikkat çeken bir siyasetçiydi. Fikir ayrılıkları ne olursa olsun, dürüstlüğü ve nezaketi konusunda geniş bir toplumsal kabul vardı.
Erdal İnönü vardı...
Belki de Türk siyasetinin en nazik ve en mütevazı liderlerinden biriydi. Bilim insanı kimliğini siyasete taşımış, rakiplerine dahi saygı göstermeyi bilen bir devlet adamı olarak hafızalarda kaldı.
Muhsin Yazıcıoğlu vardı...
Samimiyeti, dava adamlığı ve ilkeli duruşuyla gönüllerde yer edinmiş bir isimdi. Siyaseti bir kariyer planı olarak değil, inandığı değerler uğruna verilen bir mücadele olarak görüyordu.
O yıllarda siyaset çok sertti. Meydanlarda ağır eleştiriler yapılırdı. Gazeteler manşetler atar, liderler birbirlerine cevap verirdi. Ancak günün sonunda devletin kurumları, demokrasinin kuralları ve siyasi nezaket tamamen ortadan kalkmazdı.
Bugün dönüp baktığımızda o liderlerin hepsinin farklı dünya görüşlerine sahip olduğunu görüyoruz. Fakat ortak bir özellikleri vardı: Her biri kendi inandığı değerler uğruna mücadele ediyor, bedel ödüyor ve arkasında bir siyasi miras bırakıyordu.
Gazetecilik yaptığım yıllarda bu isimlerin mitinglerini takip ettim, konuşmalarını dinledim, halk üzerindeki etkilerine şahit oldum. Aralarında ciddi görüş ayrılıkları vardı ama hepsi Türk siyasetinin önemli aktörleriydi. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; farklı düşüncelere rağmen birlikte yaşama kültürünü, siyasi nezaketi ve demokrasiye olan bağlılığı yeniden hatırlamaktır.
Süleyman Demirel'i rahmetle anarken, aynı döneme damga vuran Özal'ı, Erbakan'ı, Türkeş'i, Ecevit'i, İnönü'yü ve Yazıcıoğlu'nu da saygıyla yâd ediyorum.
Çünkü onlar sadece bir dönemin siyasetçileri değil, aynı zamanda Türkiye'nin yakın tarihine yön veren isimlerdi.
Mekânları cennet olsun.
Süleyman Demirel'i her hatırladığımda aklıma Karaman'da yaşanan bir anı gelir.
Yıllar önce Karaman Eski Garaj Meydanı'nda büyük bir miting düzenlenmişti. Miting otobüsünün üzerinde dönemin Yeşildere kasabasının DYP li Belediye Başkanı rahmetli Yusuf Ziya Tala, rahmetli Latif Yıldızbaş ve DYP'nin Karaman'daki önemli isimleri bulunuyordu.
Demirel konuşmasının bir bölümünde Yeşildere ilçe olsun pankartını görünce:
"İktidara gelirsem ilk Cumhuriyet Bayramı'nda Yeşildere'yi ilçe yapacağım." demişti.
Aradan yıllar geçti. Demirel yeniden başbakan oldu. Yeşildere'den bir heyet Ankara'ya giderek kendisini ziyaret etti ve Karaman'da verdiği sözü hatırlattı.
Demirel'in cevabı yine kendine has üslubuyla olmuştu:
"Unutmadım. Başka Cumhuriyet Bayramı mı var?"
Bu cevap, onun güçlü hafızasını ve verdiği sözleri unutmadığını gösteriyordu.
Ancak siyaset bazen sadece liderlerin iradesiyle şekillenmiyor. Bürokrasi, mevzuat, nüfus kriterleri ve zamanın değişen şartları da devreye giriyor. Sonuçta Yeşildere beklediği ilçe statüsüne kavuşamadı. Hatta yıllar içerisinde yaşanan göçler ve nüfus kaybı nedeniyle bugün nüfusu 2 binin altına düşmüş durumda ve artık köy statüsünde bulunuyor.
Bu olay bana siyasetin bir başka gerçeğini de hatırlatıyor. Bazen verilen sözler unutulduğu için değil, değişen şartlar nedeniyle gerçekleşemiyor. Bazen de bir dönemin büyük hayalleri, yıllar sonra demografik ve ekonomik gerçeklerin gölgesinde kalabiliyor.
Bugün Yeşildere'nin hikâyesi sadece bir yerleşim yerinin hikâyesi değildir. Aynı zamanda Anadolu'nun birçok kasabasının yaşadığı göçün, nüfus kaybının ve değişen sosyal yapının da hikâyesidir.
Rahmetli Süleyman Demirel'i anarken, Karaman meydanında verdiği o sözü ve yıllar sonra "Unutmadım" diyerek hatırlayışını da hatırlıyorum. Çünkü bazen bir siyasetçiyi anlatan şey, verdiği söz kadar o sözü yıllar sonra bile hatırlamasıdır.







