Bir gün İbn Haldun’a sorarlar: “Çocuklarımızı nasıl terbiye edelim?”
Verdiği cevap, asırlar ötesinden bugüne ışık tutacak kadar nettir: “Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira zaten size benzeyeceklerdir… Kendinizi terbiye edin yeter.”
Bu söz, aslında eğitimin en temel gerçeğini yüzümüze çarpar: Çocuk, söyleneni değil, gördüğünü öğrenir.
Bugün dönüp kendimize bakmamız gereken yer tam da burasıdır.
Çocuğuna “yalan söyleme” diyen bir baba, telefonda “evde yokum” diyorsa… “Saygılı ol” diyen bir anne, kendi anne-babasına sesini yükseltiyorsa… “Ders çalış” diyen bir aile, akşamını tamamen ekran başında geçiriyorsa…
Ortada bir eğitim değil, bir çelişki vardır.
Ve çocuklar bu çelişkiyi bizden daha hızlı fark eder.
Bugün eğitim sistemini, öğretmeni, okulu konuşuyoruz. Ama çoğu zaman en kritik noktayı atlıyoruz:
Çocuk;
Sabretmeyi anne-babadan öğrenir
Saygıyı evde görür
Disiplini ailede kazanır
Sorumluluğu yaşayarak edinir
Eğer bunlar evde yoksa, okulun tek başına mucize üretmesini beklemek gerçekçi değildir.
Terbiye dediğimiz şey, nasihatle değil; hal ile verilir.
Çocuk için en etkili eğitim yöntemi “anlatmak” değil, yaşamaktır.
Bu yüzden mesele; çocuğu sürekli düzeltmeye çalışmak değil, kendi davranışlarımızı düzeltmektir. Çünkü çocuklar; biz ne dersek onu değil, biz ne yaparsak onu tekrar eder.
Belki de sormamız gereken soru şudur: “Çocuğum neden böyle?” değil, “Ben nasılım?”
Çünkü biz değişmeden, gelecek neslin değişmesini beklemek, en nazik ifadeyle iyimserliktir.
Ve unutmayalım: Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, onlara söylediklerimiz değil, onlara gösterdiğimiz hayat olacaktır.







