Bir çirkinliği çözmek, onu milyonların gözü önünde sergilemek değildir.
Bir yarayı iyileştirmek, o yarayı her gün kanatarak reyting devşirmek hiç değildir.
Bugün televizyon ekranlarında “toplumsal sorunları çözüyoruz” iddiasıyla yayınlanan kimi programlar, gerçekte sorun çözmüyor; aksine çirkinliği çoğaltıyor, mahremiyeti yok ediyor, insan onurunu ayaklar altına alıyor.
İnsanların aile hayatları, acıları, utançları ve en mahrem kırılmaları; bir stüdyo dekorunun ortasında, reklam aralarına sıkıştırılarak pazarlanıyor. Reyting uğruna anne-baba ilişkileri didikleniyor, çocukların geleceği hiçe sayılıyor, kişisel dramlar seyirlik malzemeye dönüştürülüyor.
Bu, gazetecilik değildir.
Bu, yayıncılık hiç değildir.
Bu olsa olsa insan onurunu metalaştırmaktır.
Sorunları ifşa etmekle çözmek arasındaki farkı ayırt edemeyen bir anlayışla karşı karşıyayız. Toplumsal meseleler; bağırarak, teşhir ederek, insanları linç alanına sürerek çözülemez. Aksine bu yöntem, toplumu daha da duyarsızlaştırır; kötülüğü normalleştirir, ahlâkî sınırları silikleştirir.
Unutulmamalıdır ki her izlenen şey masum değildir.
Her çok izlenen şey doğru değildir.
Ve her reyting başarısı, toplumsal bir kayıptır.
Bu tür programlar artık “kamu yararı” gerekçesinin arkasına saklanamaz. Kamu yararı; insanı korumayı, aileyi güçlendirmeyi, mahremiyeti savunmayı gerektirir. İnsanları canlı yayında teşhir etmeyi değil.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’ndan, yayıncı kuruluşlardan ve en önemlisi toplumdan bu noktada ciddi bir yüzleşme beklenmelidir. Ekranlarda kötülüğün sıradanlaştırılmasına, çirkinliğin normalleştirilmesine artık “dur” denmelidir.
Çünkü bir toplum, utanç duygusunu kaybettiği anda çözülmeye başlar.
Ve bazı programlar çözüm değil, çözülmenin ta kendisidir.






