Ben bir Türk’üm. Aynı zamanda bir Müslümanım. Bu iki kimlik arasında bir çelişki görmedim, görmüyorum. Bilakis tarih boyunca bu coğrafyada Türklük ile İslam birbirini besleyen, birbirine güç veren iki ana damar olmuştur.
Bugün 21. yüzyıldayız. Bu asır, sadece teknolojinin ve dijital devrimlerin çağı değil; aynı zamanda kimliklerin yeniden konuşulduğu, medeniyet iddialarının yeniden test edildiği bir dönemdir. Ve inanıyorum ki bu asır, Türkler ve Müslümanlar açısından da önemli bir eşiktir.
Bakınız, tarih bize şunu öğretmiştir: Türk milleti, İslam ile buluştuğunda yalnızca bir devlet kurmamış; bir adalet iddiası ortaya koymuştur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde sadece bir şehri değil, bir çağın kapılarını açmıştır. Yavuz Sultan Selim doğuya yürüdüğünde sadece toprak kazanmamış, ümmetin birliğini öncelemiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise işgal altındaki bir millete yeniden ayağa kalkma iradesi kazandırmıştır.
Her biri farklı dönemlerde, farklı şartlarda; ama ortak bir bilinçle hareket etmiştir: Bu millet edilgen değil, kurucu bir millettir.
yüzyılın meydan okuması ise daha farklı. Artık savaşlar sadece cephede değil; algıda, ekonomide, kültürde ve inanç alanında veriliyor. Toplumlar, ya kendi değerleriyle güçlü bir gelecek inşa edecek ya da başkalarının ideolojik projelerine eklemlenecek.
Türkler ve Müslümanlar için asıl mesele budur.
Bir yanda etnik fay hatlarını kaşıyan, kimlikleri çatıştıran, insanları birbirine şüpheyle baktıran yaklaşımlar…
Diğer yanda ise adaleti, merhameti ve hakkaniyeti esas alan bir medeniyet iddiası…
Bizim yolumuz ikinci yoldur.
Kökeni ne olursa olsun bu ülkede asırlar boyunca aynı kaderi paylaşan her insan bu ülkenin asli unsurudur. Bu toprakların acısını da sevincini de birlikte taşımışızdır. Bir halkın hakkını savunmak başka, silahlı ya da seküler ideolojilere teslim olmak başkadır. Müslüman için ölçü nettir: Zulme karşı durmak farzdır; ama adalet terazisini kaybetmek de aynı derecede tehlikelidir.
Bugün Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat vardır. Genç nüfus, stratejik konum, savunma sanayindeki ilerlemeler, diplomatik açılımlar… Bunlar tesadüf değil; doğru kullanılırsa bir medeniyet yürüyüşünün adımlarıdır.
Fakat asıl güç; tankta, tüfekte ya da teknolojide değil, ahlakta ve adalettedir. Eğer biz içeride adaleti tahkim eder, hukuku güçlendirir, farklılıklarımızı zenginlik olarak görürsek; 21. yüzyıl gerçekten Türklerin ve Müslümanların katkı sunduğu bir asır olacaktır.
Galip gelmek; başkasını ezmek değildir.
Galip gelmek; kendi zaaflarını yenmektir.
Galip gelmek; adaleti ayakta tutmaktır.
Bizim iddiamız bir üstünlük iddiası değil; bir sorumluluk iddiasıdır.
Bu toprakların çocukları olarak; Türk’üyle, Kürt’üyle, Arabıyla, Lazıyla… Hepimiz aynı kıbleye dönüyorsak, aynı ezanı duyuyorsak, aynı bayrak altında yaşıyorsak; geleceği birlikte kurmak zorundayız.
yüzyılın kaderi; kavga ederek değil, katkı sağlayarak yazılacak.
Ve inanıyorum ki; değerlerine yaslanan, adaleti esas alan, birbirini ötekileştirmeyen bir Türkiye; yalnızca kendi bölgesinde değil, insanlık vicdanında da söz sahibi olacaktır.
Asıl galibiyet işte budur.







