İçişleri Bakanı Sayın Çiftçi'nin "Kudüs'e vali olma" hayaline yönelik yapılan eleştirileri okuyunca, aslında neyi tartıştığımızı yeniden düşünmek gerektiğini hissettim.
Kimileri, "Kudüs Osmanlı toprağı değil ki" diyerek bu sözleri anlamsız buluyor. Oysa mesele sadece bugünün siyasi haritalarına bakılarak değerlendirilemeyecek kadar derin bir tarihî ve medenî arka plana sahiptir.
Evet, bugün Kudüs Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde değildir. Ancak Kudüs, yaklaşık dört asır boyunca Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kalmış, ecdadımızın yönettiği, koruduğu ve imar ettiği mukaddes bir şehirdir.
1517 yılında Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi sonrasında Osmanlı idaresine geçen Kudüs, 1917 yılına kadar tam 400 yıl Osmanlı'nın himayesinde kaldı. Bu süre zarfında şehir sadece yönetilmedi; aynı zamanda korundu, geliştirildi ve adalet anlayışıyla idare edildi.
Bugün Kudüs'ün sembollerinden biri olan surlar, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniden inşa edildi. Şehrin etrafını çevreleyen ve hâlâ ayakta duran bu surlar, Osmanlı'nın Kudüs'e verdiği önemin en somut göstergelerinden biridir.
Kanuni döneminde şehirde su yolları yenilendi, çeşmeler yapıldı, vakıf sistemi güçlendirildi ve kutsal mekânların bakımı düzenli şekilde gerçekleştirildi. Harem-i Şerif'in bakımından yolların onarımına kadar birçok hizmet Osmanlı vakıfları tarafından karşılandı. Bugün Kudüs'te gezenler hâlâ Osmanlı kitabelerini, çeşmelerini ve mimari izlerini görebilmektedir.
Osmanlı için Kudüs yalnızca bir şehir değildi; üç semavi dinin kutsal kabul ettiği bir emanetti. Bu nedenle şehirde yaşayan Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin hakları devlet güvencesi altındaydı. Osmanlı'nın asırlar boyunca sürdürdüğü bu denge, Kudüs'ün en huzurlu dönemlerinden biri olarak tarih kayıtlarında yer almıştır.
Osmanlı'nın son döneminde ise Kudüs adeta bir imparatorluğun hüzünlü vedasına sahne oldu. Özellikle son Kudüs mutasarrıflarından İzzet Bey ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında bölgenin savunulmasında görev alan Osmanlı yöneticileri, şehrin kutsiyetine zarar gelmemesi için büyük gayret gösterdiler.
1917 yılında İngiliz kuvvetleri Kudüs'e yaklaşırken Osmanlı ordusu şehri büyük bir yıkıma uğratmamak adına çekilmek zorunda kaldı. Kudüs teslim edilirken kutsal mekânların zarar görmemesi için özel hassasiyet gösterildi. Böylece Osmanlı, dört asır boyunca koruduğu emaneti savaşın ateşine atmadan teslim etmiş oldu.
Bugün bir bakanımızın "Kudüs'e vali olmayı hayal ediyorum" demesi, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi bir yayılmacılık veya sınır değiştirme arzusu olarak okunmamalıdır. Bu söz, daha çok tarihî hafızanın, medeniyet aidiyetinin ve gönül bağının ifadesidir.
Çünkü milletler yalnızca mevcut sınırlarıyla yaşamazlar. Aynı zamanda tarihleriyle, hatıralarıyla ve medeniyet miraslarıyla da var olurlar.
Kudüs bugün bizim siyasi sınırlarımız içinde olmayabilir. Ancak tarihimizdedir. Kültürümüzdedir. Gönlümüzdedir. Dualarımızdadır.
Nasıl ki Çanakkale sadece bir şehir değilse, nasıl ki Saraybosna yalnızca Bosna'nın meselesi değilse, Kudüs de sıradan bir şehir değildir.
Kudüs; adaletin, emanetin ve medeniyet sorumluluğunun adıdır.
Belki bugün Kudüs'e vali gönderemiyoruz. Ancak Kudüs bilincini, Kudüs hassasiyetini ve Kudüs'te temsil edilen adalet anlayışını yaşatabiliyorsak; işte o zaman tarihimize de, ecdadımıza da, geleceğimize de sahip çıkmış oluruz.
Çünkü bazen bir şehre sahip olmak, ona hükmetmekle değil; onu unutmamakla mümkündür.








